"Ya sev, ya terk et!"

A+A-
Mustafa ERKAL

Son günlerde gündeme gelen bir slogan dikkatleri üzerine çekti:  “Ya sev, ya terk et” . Bir başka ifadeyle; sevemediğin, benimseyemediğin, vatandaşı olmayı reddettiğin, devletini benimseyemediğin bir coğrafyada yaşamaya mecbur değilsin. Burada yaşamaya kendini de mecbur etmemelisin. Bu yönde herhangi bir zorlama, uyum sağlayamama ve sevememeye rağmen terk etmeme, insan hakları yönünden de sakıncalıdır ve bir işkencedir.
İskenderun’a güzel hizmetlerde bulunan ve dört dönem belediye başkanı seçilen, örnek belediye başkanlarından Sayın Mete Aslan’a şehre astırdığı “Ya sev, ya terk et” afişleri dolayısıyla saldırılarda bulunulduğunu işitiyoruz. Bu afiş, New York’ta çok yaygındır.
Bu slogan, bazılarını fazla rahatsız etti; bazılarını ise, nedense sahiplenmekten alıkoydu ve vazgeçirdi. TV kanallarından çeşitli yayın organlarına kadar çirkin örnekler dikkati çekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktan, Türk Milletinin bir ferdi olup bazı değerleri paylaşmaktan uzak, son derece rahatsız ve ırkçılığa sığınan tipler dikkati çekmektedir. Bu kadar rahatsız olan bu insanların ülkede hâlâ kalması şaşırtıcıdır. Oysa, bu afişlerden rahatsız olanlar, Ümraniye davasının karanlık ilişkiler ağının öznesi ve karakutusu sayılan Tuncay Güney’in on yıllık vizeyle ABD’ne nasıl uçurulduğu örneğinden hareket edebilirler.  

Türkiye’de Türk Milleti dışında başka milletler de tanınmalıymış; bunlar Anayasada ifade edilmeliymiş ve anadilleriyle eğitim-öğretim yapabilmeli, resmi dilin dışında gayri resmi diller de eşit bir şekilde kullanılmalıymış. Türklük bir milliyet ve hâkim kültür sayılmayıp dar bir etniklik koridoruna sokulmalıymış. Anayasanın temel giriş maddeleri ve dolayısıyla Türkiye değiştirilmeliymiş. Yanlış ezberin bir başka boyutu da; Cumhuriyetle sözde kimlik dayatması yapıldığı iddialarıdır. Türkiye federal bir devlete geçmeli ve Misak-ı Milli değişmeliymiş.
Bu ve benzeri örnekler, Cumhuriyetin kurulduğu tarihten beri görülüyor. Ancak, son beş-altı senedir bunlar tavan yaptı. Dünyanın hiçbir ülkesinde kendi kendini ifade edebilmenin yolu, mensup olduğu devleti ve vatandaşlığı reddetmekten, mahalli dile dayalı devletleşmekten  geçmemektedir. Hiçbir ciddi devlet marjinal bir takım sözde entel ve dıştan kurmalı çevreler var diye devlet sistemini değiştirip ortak kurucu aramıyor ve ortaklık devleti kurmuyor; ekranlarında tartışmıyor. Çok karışık bir yapıya sahip, göçmen ülkesi ABD’nde kurucu unsur, %25 dolaylarında olan beyaz Anglo-Sakson Protestanlardır. Bunlar, hâkim kültürü temsil etmektedirler. ABD’nde yeni kurucu ortaklar aranmamakta; İngilizce dışında devletin başka bir dile sahip olması da kabul görmemektedir. Teksas eyaletinin daha fazla yetkiye sahip olmasını isteyen bir grup ise; ortalama 50-55 yıl hapis cezası yemiştir. Demek ki; ciddi devletlerde hukuk devleti işletilebiliyor.
S. Huntington “Biz Kimiz?” adlı eserinde çokkimlikli ve çokkültürlü bir yapıdan bahsetmesine rağmen; Türkiye’deki bazı talepler ABD’nde ortaya çıkmamıştır.   Milli Mücadelemiz de tek millet ve tek devlet üzerine yapılmıştır. Bir ortaklık akdi söz konusu değildir. Herkesin mahalli örf ve âdetine saygı gösterileceğinin anlamı; devletin egemenliğini paylaşmak değildi. Bugün de değildir. Türkiye bir kavimler ittifakı da olmamıştır. Osmanlı’dan milli devlete geçmiştir. Osmanlıcı ve İslâmcı akımlar Osmanlıyı ayakta tutamayınca Türklük merkezli bir milli devlet kurulmuştur. Bu yapılırken herkes kucaklanmış; 1924 Anayasası, değiştirilen Alman Anayasası gibi biyolojik ve soy esasına göre değil; kültürel mensubiyet temeline dayanmıştır. Anadil olan Türkçe’nin %80’leri aştığı, milli kimliğin ise; %90’ların üstünde kabul edildiği bir ülkede marjinal görüşler bu ölçüde ilgi çekmez ve gündeme de getirilmez. Ama Türkiye, hayali bir AB üyeliği gündeme geldiği tarihten beri ve bilhassa son 10-15 senedir bir etnik tuzakla karşı karşıyadır. Son 6 yıldır basiretsiz, ufuksuz ve teslimiyetçi politikalarla bu durum zirveye tırmanmıştır. Ülkemiz, halka rağmen bir çatışmaya götürülmek istenmektedir.

Etnik çatıştırmanın iki ön şartı vardır: Birincisi; hâkim grubun diğer veya diğerlerine karşı sistemli, sürekli ayrımcılıkta bulunması ve onları ötekileştirmesidir. İkincisi ise; hâkim grup olmayan bir etnik grubun diğer etnik grupları, hâkim grubu, vatandaşlığı ve milli devleti reddetmesidir. Türkiye’de ikincisi geçerlidir. Biz buna, ilkel etniklik, etnosantrizm ve vatandaşlığın reddi diyebiliriz. (Erkal, M. E., Sosyoloji (Toplumbilimi), 13. Baskı, İstanbul 2006)        

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları