Yalnız ve masum Azerbaycan'a ne zaman sahip çıkacağız?

A+A-
Sadi SOMUNCUOĞLU

25 Şubat 1992, Azerbaycan Türk’ünün kara günü. Tabii bütün Türklüğün, Müslümanlığın ve hatta insanlığın kara günü. Çünkü katliam veya soykırım, bunu da inceleyeceğiz, insanlığa karşı işlenen en büyük suç. Üstelik 17 yıl önce işlenip orada da kalmıyor. Halen bir milyondan fazla sivil sürgünde yaşamaya mecbur edilerek, devam ettiriliyor. İnsanlık adına, ne kadar utanç verici, yüz kızartıcı bir hal. BM ve AGİK gibi kuruluşlar raporlar tutuyor, vahşetten bahsediyor, hukukun çiğnendiğini söylüyor, ama sonuç sıfır.
Peki Ermeniler bu suçu, güç yetirilemediği için mi yaptı ve yapmaya devam ediyor? Tam tersine, dünyanın en fakir ve yardıma muhtaç ülkelerinden biri. Bizim ikilinin itirafına göre, 60-70 bini Türkiye’de kaçak işçilik yapıyor. Uzatmayalım, PKK gibi bunlar da, sadece maşa. Arkalarında, emperyalist devletler var. Rusya da dahil. Hatta adını, İslam Cumhuriyeti koyan şu İran da onlarla beraber. Topraklarının %20’si işgali altındaki mağdur  ve yalnız kardeş Azerbaycan’a karşı,  soykırımcı Ermenistan ve Ruslarla güvenlik anlaşması yapmış.  Haydi anladık, Haçlılar bu soruna sömürü ve Haç-Hilal açısından bakıyor diyelim, peki İran’a ne oluyor? Bu işgalde, masum sivillerin gözleri oyularak, organları kesilerek korkunç katliam yapıldı. Bölgede hiçbir Azeri Türk’ü bırakılmadı. Vahşetle ilgili olarak çekilmiş video kayıtları başta, pek çok belge ve şahit var. Olanlara bir örnek verelim. Vahşeti yaşayan Beyrut’lu Ermeni gazeteci Daud Kheyriyan,  “Haçın Hatırı İçin” (For the Sake of Cross) isimli kitabında şunları yazıyor:  “Gaflan denen ve ölülerin yakılmasıyla görevli Ermeni grup, Hocalı’nın 1 kilometre batısında bir yere 2 Mart günü 100 Azeri ölüsünü getirip yığdı. Son kamyonda 10 yaşında bir kız çocuğu gördüm. Başından ve elinden yaralıydı. Yüzü morarmıştı. Soğuğa, açlığa ve yaralarına rağmen hálá yaşıyordu. Çok az nefes alabiliyordu. Gözlerini ölüm korkusu sarmıştı. O sırada Tigranyan isimli bir asker onu tuttuğu gibi öteki cesetlerin üstüne fırlattı. Sonra tüm cesetleri yaktılar. Bana sanki yanmakta olan ölü bedenler arasından bir çığlık işittim gibi geldi. Yapabileceğim bir şey yoktu. Ben Şuşa’ya döndüm. Onlar Haç’ın hatırı için savaşa devam ettiler.”
Ayrıca, İnsan Hakları İzleme Örgütü gibi bazı uluslararası kuruluşların raporlarında geniş bilgiler veriliyor. BM Genel Kurulu, 29 Temmuz 1993’te  “Ermenistan’ın uluslararası hukuk kurallarını hiçe sayan saldırgan ve yayılmacı tutumunu kınayan”  bir karar aldı. AGİT Minsk Grubu 1996’da Ermenistan’ı kınayıp, Azerbaycan’ın toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesini istedi. Son olarak Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Siyasi İşler Komisyonu üyesi David Atkinson’un, 2 yıl önce hazırladığı raporda,  “Askeri eylem ve yaygın etnik düşmanlıklar, farklı etniklerin kovulmasına ve sonuçta mono-etnik bölgeler oluşmasına neden olmaktadır. Bu durum etnik temizlik kavramına benzemektedir”  denildi. Yine; Avrupa Konseyi  Parlamenterler Meclisi üyeleri Arnavutluk, Azerbaycan, Birleşik Krallık ve Türkiye’nin yanında Bulgaristan, Lüksemburg, Makedonya, Norveç tarafından yayımlanan 324 nolu Avrupa Konseyi bildirgesinde;  “Ermeniler tüm Hocalıları katlettiler ve tüm şehri harap ettiler”  ifadesini kullandı.
Bu gerçekler karşısında soruna, bir de 1948 Soykırım Sözleşmesi açısından bakalım. Sözleşme’nin 2. maddesi diyor ki;  “Bu sözleşme bakımından ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden her hangi biri, soykırım suçunu oluşturur”, Bunlar: “a) Grup üyelerini öldürmek, b) Grup üyelerine ciddi bedensel ve zihinsel zarar vermek, c) Grubu, fiziksel varlığını kısmen veya tamamen yok olmasına yol açacak hayat şartlarına tabi tutmak, d) Grup içinde doğumları önlemek amacıyla önlemler almak, e) Grubun çocuklarını bir başka gruba zorla nakletmektir.”  Sözleşmenin 3. maddesine göre, soykırım suçuna teşebbüs etmek, bile cezalandırmayı gerektiriyordu.
Azerbaycan Parlamentosu 1994’de 25 Şubat’ı  “Soykırım Günü”  ilan etti. Ama hiç destekleyen ülke olmadı. Türkiye olarak  “Parlamentolar siyasi kuruluşlardır, hukukun yerine karar vermemeli”  ilkesini benimsemiş olabiliriz. Tamam da, Avrupa Konseyi, Minsk veya BM zemininde aktif bir rol üstlenerek, hukukçulardan ve uzmanlardan bir heyetin Hocalı’ya gönderilmesini, meselenin yerinde incelenmesini sağlayamaz mıyız? En azından bu yolda, Azerbaycan, Pakistan, bazı Müslüman ülkeler ve Türk Cumhuriyetleri gibi kardeş ve dost ülkelerle birlikte, kararlı bir politika yürüterek, uluslar arasında taraftar kazanamaz, Ermenistan’ın üzerinde baskı oluşturamaz mıyız?
Yerimizde  “sırtüstü” yatarak veya başkalarının  “taşeron arabulucusu”  olmakla övünerek nereye varacağımızı düşünüyoruz? Eğer  “merhemimiz varsa, önce kendi kelimize sürsek” daha iyi olmaz mı?

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları