Yanlış varsayımlar

A+A-
Rauf DENKTAŞ

1968’den bu yana Rum tarafı ile  “Kıbrıs meselesini görüşmeler yolu ile halletmek”  çabası devam etmektedir. Her iki taraf da kapsamlı ve kalıcı bir çözüm istediğini beyan etmekle beraber, yıllardır “iki kesimli, iki toplumlu federasyon” formülünde anlaşmış görünmelerine rağmen, bir türlü her iki tarafı da tatmin eden bir sonuca varılamamıştır. Bunun nedenini yedisinden yetmişine her Türkün, Kıbrıs’ta ve Türkiye’de bilmesi gerekmektedir. Müşterek bir sonuca varılabilmesi için her iki tarafın belirli temel konularda aynı şeyleri istemesi gerekmektedir. Rum tarafının hedefi Kıbrıs’ın tümüne  “Kıbrıs Halkı’nın yüzde seksenini temsil eden taraf olarak sahip çıkmak ve 1960 Antlaşmalarından kurtularak Enosis’in yolunu açmaktır” . Rumlar 1960 Cumhuriyetini bu maksatla yıkmışlardır.
Türk tarafının bütün uğraşı ise 1960 Antlaşmalarının temin ettiği hak ve statüden vazgeçmeden Rumlarla, Enosise kapalı ve Kıbrıs’ın Rum tahakkümü altına giremeyeceği kalıcı, yeni bir ortaklık kurmaktı.
BM Güvenlik Konseyi adına Genel Sekreterin çabaları ile masaya getirilmiş olan planlar, bu iki görüş arasında bir uzlaşma ortamı oluşturmaya yatkın olsa da, Kıbrıs’ı Rumların hegemonyasına terk edip, Enosis yolunu ardına kadar açmadığı için Rum liderliği tarafından her defasında ret edilmiştir.
Rum tarafı 1964’de Güvenlik Konseyi’nin aldığı kararla “meşru hükümet” olgusunu eline geçirdikten sonra Türk tarafı ile yeni bir ortaklık kurmak ihtiyacını duymamağa başlamıştır. Türk tarafının tüm itirazlarına ve 1960 Antlaşmalarının oluşturduğu Türk-Yunan dengesine rağmen eli kanlı, sicili bozuk Rum idaresinin “Kıbrıs” olarak AB üyesi yapılması ile Türk tarafının kendine gelip, yeni bir değerlendirme yaparak Rumlarla masada, eşitliğe dayalı, Enosis’i yeniden yasaklayan, kalıcı bir ortaklık kurulabileceği varsayımından vazgeçilmeliydi. Ecevit Hükümetinin AB’ye  “Rum idaresini, Kıbrıs’ın tümünü temsilen AB üyesi yaparsanız, Türkiye de KKTC ile aynı esaslar dahilinde bir ortaklık oluşturur”  çıkışı bir süre için etkisini gösterdi ancak Türk hükümeti değiştikten sonra bu çıkış unutuldu ve “Kıbrıs meselesi halledilmeden Kıbrıs üye olamaz”  diyenler Rum idaresini “Kıbrıs” olarak üye yapmayı görüşmelere ivme kazandıracak bir işlem addederek Rum idaresini üye yapıverdi. Türkiye’yi avutmak için söz verilen AB adaylığı nedeniyle Türkiye’nin imzaladığı ’Ek Protokol’ AB’ye, Türkiye’ye her istediğini yaptırmak için Kıbrıs meselesini enine boyuna kullanmak fırsatını vermiş oldu. “AB üyesi Kıbrıs” kendini daha da güvende hissetmeğe başladı. 
Bu nedenledir ki Hristofyas masadan kaçmasın diye Kıbrıs’ın ve mücadelenin ilkelerine ve gerçeklerine ters düşen bir şekilde tek halk, tek devlet, tek egemenlik  formülüne dayalı iki toplumlu, iki kesimli fedrasyon görüşülmeğe başlandı ve ilk kez garantiler de görüşmelerde gündem maddesi haline getirildi. İlk kez KKTC’nin Cumhurbaşkanı ayrı devlet ve ayrı egemenlik istemediğini, tapu dağıtımının yanlış ve yasa dışı olduğunu beyan eder oldu. Loizudu davası ile başlayan, AİHM doğrultusunda Rumların mal mülk konularına bakacak bir komisyonun kuruluşu ile devam edip Orams davası ile zirveleşen gelişmeler karşısında hâlâ  “Kıbrıs meselesini Rum tarafı ile masa başında halletmek mümkündür” varsayımı ile hareket etmenin bizi nerelere götüreceğini iyice düşünmek gerekmektedir. Yanlış olduğu defalarca kanıtlanmış varsayımlarla yol kat etmekle varacağımız köy  “bizim köy” olmayacaktır. Rum’a hizmetten vazgeçelim, artık kendimize gelelim ve KKTC’ye ölesiye sahip çıkacağımızı, devletimizle eşit egemenliğimizi masaya yatırmayacağımızı, Türkiye’nin Garantörlüğünden ve Türk-Yunan dengesinden vazgeçmeyeceğimizi fiilen dünyaya duyurmalıyız. Bu da geçersizliği kanıtlanmış varsayımlardan vazgeçmekle mümkün olacaktır.

Yazarın Diğer Yazıları