Yargı gücü, TSK’yı zaafa düşürmek için kullanılabilir mi?

Arslan BULUT
Türkiye, yargıda ve orduda kadrolar savaşı yaşıyor. Diğer bütün kadrolarda, karşı devrim kadrolaşması tamamlanmış durumdadır.
Şu anda yargıdaki kadrolaşma, ayağına yer etmiş durumdadır. Yargıda sahip olunan mevzilerden, sadece orduya değil, diğer yargı mensuplarına yönelik keyfi kararlar alınabilmektedir.
Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı’nın aleyhinde hiçbir somut delil bulunmadığı halde, idari görevi dolayısıyla adliye lojmanlarının bahçesine yaptırdığı bir çardak bile soruşturma konusu edilebilmiş, görevi kötüye kullandığı ileri sürülebilmiştir! 
1995 yılında, dürüst bir kamu görevlisi olan Sivas valisinin ayağının kaydırılması için bir büyük gazete, valinin eşinin, devlet parasıyla eczaneden aldığı 2.500 liralık korseyi yolsuzluk diye sunmuştu. Oysa valinin eşi bir devlet memuruydu, öğretmendi ve belindeki ciddi sıkıntıdan dolayı korseyi doktor yazmıştı.
Münferit gibi görünen bu çirkin komplolar, şu anda Türkiye’de bütün devlet kadrolarında ağır bir hastalık durumuna ulaşmıştır.
***
Bir soruşturma sırasında tutuklanan sanıkların itiraz etmesi ve itiraz makamı tarafından serbest bırakılmasından sonra, bu defa savcıların itirazı üzerine yeniden tutuklanmaları, yargı içindeki “balyoz savaşları” nın fotoğrafıdır. Aslında, usul hukuku açısından tahliye kararına itirazın mümkün olmaması gerekirdi. Nitekim, son kararda yeniden tutuklama kararı verilirken, heyet kararının tek hakim kararından üstün olduğu gibi bir ifade kullanılmasının sebebi budur.
Yine aynı soruşturmada savcıların, asıl yetkili olan başsavcı vekilinin, “sanıkların ifadelerini bulundukları ildeki mahkemeler vasıtası ile talimatla alın” şeklindeki uyarısını dinlemeyip 70 muvazzaf subay için gözaltına alma kararı vermeleri, sonunda bu soruşturmadan alınmaları da bu cümledendir.
Yargı gücü, devletin güvenliğini sağlayan bir kurumu adeta çökertmek için kullanılabilir mi?
2003 yılında bir plan seminerine görevlerinin gereği olarak ve emirle katılmış olan bütün subayların, bu toplantıda yapılmış konuşmalar sebebiyle ifadeleri alınabilir ama hepsine suçlu muamelesi yapmak adalet anlayışına sığar mı?
Bugün 70 subayı tutuklayan yarın 700 subayı da tutuklar! Böyle devlet olur mu?
Denilebilir ki suç işlemişlerse, darbe hazırlamışlarsa tabii ki tutuklanabilirler!
Böyle aleni darbe planlaması olmaz. Kaldı ki asıl soruşturulması gereken darbe, 28 Şubat postmodern darbesidir. Sorumluları da birkaç kişidir. Yapılmış darbe ortada dururken, yapılmamış darbenin soruşturması sırasında, TSK’yı zaafa düşürmek ne demek oluyor? Bu da bir darbe ve bu da ağır bir suç değil midir?
***
Aslında Türkiye’deki adaletin fotoğrafı, Mersin’deki olaydan bellidir. Oğlunun dershane ücreti olan bin lirayı ödeyemeyince faiziyle birlikte beş bin liraya çıkartılan borç belgesine, okuma yazması olmadığı halde ödeme taahhüdü anlamında imza atan ve yine ödeyemeyince hapse atılan annenin durumu ortadadır.
Oğlu, annesinin kendi yüzünden hapsedilmesinin verdiği üzüntü ile intihar etmiştir. Bakanlık borcu ödeyince de anne serbest bırakılmıştır. Adalet sistemi, bin liralık borcu birkaç ay içinde beş bin liraya yükselten bankaların faiz terörüne bir çare bulmak durumunda değil midir?
  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş