Yaşar Kemal’in dünyaya mesajı

A+A-
Muhiddin NALBANTOĞLU

Vefatının ardından büyük edebi dehamız Yaşar Kemal’e övgüler dizilip, ağıtlar yazılıyor. Rahmetliyi 1952 yılında, yani 62 sene önce İnkılap Kitabevi’nde çalıştığım zamanlardan tanırım. Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışıyordu. Daha henüz kendisini edebiyata mal eden baş eserlerinin hiç birini yazmamıştı. Cumhuriyet’in yazı işleri ve genel yayın müdürü olan Cevat Fehmi Başkut’la birlikte İnkılap’a gelmişlerdi. Cevat Fehmi Bey’in hepsi de Şehir Tiyatroları’nda oynanmış 40’a yakın piyesini biz basmıştık. Cevat Fehmi Bey, CHP’den milletvekili adayı olmuş ve seçimi kazanamamıştı. Kendisini karşılayan yayınevinin sahibi Garbis Fikri Bey’e,  “Patron, şimdi teslim edeceğim ’Sana Rey Veriyorum’ benim son piyesim. Artık yazarlık bitti.” dedi... Sonra yanındaki Yaşar Kemal’i göstererek -ki o zamanlar sanırım 30 yaşlarındaydı- :  “Bundan sonra bu genç adamlar yazacak...” diye sözlerini sürdürdü. Yaşar Kemal’le o gün başlayan tanışıklığımızı ölünceye kadar devam ettirdik. 1970’lerde onun kitaplarını yayınlayan Remzi Kitabevi’nin tam karşısında Uğur Kitabevi’ni açmıştım. Aynı zamanda Remzi Kitabevi’nin bütün yayınlarının tashihlerini de ben yapıyordum. Dolayısıyla Yaşar Kemal’in Remzi Kitabevi’den yayınlanan bütün kitaplarının matbaa kontrolleri de benden geçiyordu. Yani satır satır kitaplarını okuyordum. Bu vesileyle de dostluğumuz pekişti. Benim dükkânıma uğradığında uzun sohbetlerimiz olurdu. Sağ cenahın pek çok ünlü ismi ile benim dükkândaki bu sohbetlerde tanışmıştı. Bunlar arasında H. Nihal Atsız, Necip Fazıl Kısakürek, Muharrem Ergin, Osman Turan ve Faruk Sümer ilk aklıma gelenler. Onlarla o kadar güzel bir diyaloğu vardı ki, sohbetlerini ben de zevkle dinlerdim.
Sanırım 1984 yılı başlarıydı. Fransızlar Yaşar Kemal’e en büyük devlet nişanları olan  “Legion d’Honneur” nişanını vermişlerdi. Hemen akabinde Strasbourg Üniversitesi de fahri doktorluk payesi verdi. Bu vesile ile düzenlenen törene o zamanki Paris Büyükelçimiz Tanşuğ Bleda da katılmıştı. Büyükelçi Bleda törende yaşanan ve Türk basınına da yansıyan bir olayı, hatıralarını topladığı  “Maskeli Balo”  adlı kitabında şöyle aktarır:
 “Strasbourg Üniversitesi fahri doktorluk payesi verirken Yaşar Kemal’in yanındaydım. Salonun gerisinde oturan PKK’nın Fransa sorumlusu, ” Romanlarınızı niye Kürtçe değil de Türkçe yazıyorsunuz “ diye sorduğunda o dev vücudu ile ayağa kalkıp, ” Hergele, ben Türk oğlu Türk’üm, oraya gelirsem seni doğduğuna pişman ederim “ demesini hatırlıyorum.”
Yaşar Kemal’in bu tavrı, hem o zaman Türkiye’de bölücülük hareketlerini destekleyen dünyaya, hem de hemen vefatının ardından Türkiye’deki sözde  “çözüm süreci”  ile kendisini ilişkilendirme gayretlerine verilmiş en güzel cevaptır. O, hiç bir zaman bölücü olmadı, hep bütünleştirici oldu. Ama ne yazık ki, birileri onun vefatını fırsat bilip istismarcılığın en iğrenç örneklerini sergilemekten geri durmuyor.
***
Bir gün yine dükkanıma ziyarete geldiğinde Strasbourg’da yaşadığı yukarıdaki olaydan söz açtığımda bana şöyle konuştu:
- Ben 2 yaşındayken öldürülen babam Kürt... Annem ise Türkmen... Zaten doğduğum Hemite Köyü bütünüyle Türkmen köyüydü. Yani benim yarım Türk, Yarım Kürt...
Bunun üzerine dedim ki;
-Ama biliyor musun, Hz. Peygamberin senin için söylediği bir hadis var!
Birden bire heyecanlanıp hayretle yüzüme baktı
-Amma yaptın ha!.. Neymiş o hadis?..
Hemen raftan hadis kitabını çektim, zikrettiğim hadisi buldum ve kendisine okudum:
 “Çocuklarınız annelerinin kavmindendir”
Ve devam ettim,  “Annen Türkmen olduğuna göre sen de Türk’sün!..”
Bunu der demez rahmetli,  “Beni en hassas yerimden yakaladın. Gel seni bir öpeyim”  dedikten sonra sarılıp yanaklarımdan öptü.
***
Bir başka gün dükkânımdaki sohbetlerimiz sırasında Mevlânâ’dan bahsediyorduk. UNESCO’nun Mevlânâ’yı dünyanın 5 büyük adamı arasında saydığını, bu haberi Nurettin Topçu’ya aktardığımda onun,  “Mevlânâ dünyadan büyük adam” dediğini Yaşar Kemal’e söyledim. Rahmetli Nurettin Topçu yeni ölmüştü... Yaşar Kemal bana dönüp,  “Ulan, Nurettin Topçu’nun bu sözü söylediğini bilseydim onun cenazesine giderdim. Ülkücülerin beni öldüreceğini de bilsem yine giderdim” dedi.
Masamda teksir kağıdına çıkarılmış bir kitap listesi vardı. “Bak”  dedim... “Bu liste Ülkücülerin bu yaz okuyacakları 10 kitaplık bir liste. Ankara’dan seçilmiş ve bana gönderilmiş... Ben bu kitaplardan istedikleri miktarda alarak onlara gönderiyorum. Bak görüyorsun en başında senin ‘Binboğalar Efsanesi’ kitabın var. Bu listeyi kim seçti biliyor musun? Alparslan Türkeş...”
Kısa süren şaşkınlığın ardından rahmetli espriyi patlattı:
 “Doğrudur... Kitabını okuyun, kendisini vurun der!..”
Kahkahalarla güldük tabii... Oysa bilmiyordu ki, kendisinin en iyi okuyucularından biri de Alparslan Türkeş’ti...

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları