Yaşlı ve yapayalnız nene...

Yaşlı ve yapayalnız nene...

Üniversitede okuyordum o zamanlar İstanbul'da. Doğaya bayılırım ve fırsat bulduğumda kendimi atarım koynuna. Trabzon'un Tonya ilçesinde mahallemizin yaylasına çıkmış, çocukluk anılarıma selamı sarkıtmış ve inişe geçmiştim, bir mayıs günü. Envai çeşit çiçeğin, yaprağın, çimenin kokusu, ırmakların çağıltısı ve o vahşi yeşillik başımı döndürüyordu. 5 kilometrelik yolu yarılamıştım ve bir taşın üstüne oturup çevreyi izliyordum. Denizden yaklaşık 1100 metre yukarıdaydım. Yakındaki köy evinin kapısında beliren yaşlı kadın, elini alnına siper ederken seslendi: "Oğlum tanımadım seni, kimlerdensin?"

Secereyi anlatmaya çalışırken sözümü kesti ve mealen şöyle dedi:

"Boşver oğlum, kimlerden olursan ol, benim de sorduğum soruya bak. Neyse, oğlum gel buraya da sana bir bardak su vereyim. Ayran da var. İki dakika dinlen. Sonra gidersin yoluna..."

Nenenin dediğini yaptım. Titreyen elleriyle bir bardak su getirdi. İçtim kana kana. Yarım saat kadar orada kaldım. Ve sonra izin isteyerek gitmek istedim. "Seni bir bardak ayranımı da içmeden bırakmam oğul" dedi. Hafiften ekşi, o nefis ayranı da bardaktan mideye indirdim. Sarıldım neneye, öptüm yanaklarımdan ve ayrıldım mekandan... Patika yolda ilerliyordum. Ve nenenin anlattıkları kulaklarımdaydı...

9 çocuğu olmuş. 2 düşük yapmış. Hesabına göre 37 "filan" torunu varmış. Çocukları hepsi gurbete çıkmış ve oralarda kalmışlar. İkisi genç yaşta ölmüş. Kocasını ise 15 yıl önce kaybetmiş. Yalnız yaşıyor. Yılda bir kez çocuklar uğrarmış yanına birkaç gün. Torunların hemen hepsi "hayırsız", "unuttular" onu. Kocadan geriye bir şey kalmamış, çocuklardan gelen harçlıklarla geçiniyormuş. 5 kez çeşitli yerlerinden ameliyat olmuş. Hastalık namına yok yok onda. Ama yalnızlık çok koyuyor ona. "Yapayalnız kaldım oğul, onca çocuk ve torun... Sadece bir danam var ahırda..." cümlesi çınlıyor kulaklarımda yürürken.

Ve bir vurucu cümle daha:

"İnşallah yabani hayvanlardan önce, bir Müslüman evladı zamanında bulur ölümü..."

Cümleyi tekrarlayınca ürpermiş, dönüp evine bakmıştım bir süre...

***

BEYEFENDİ

En değerli armağandır hayat

Hayat bir insana verilmiş en değerli armağandır. Ama süresi çok kısadır. Nedeni ise insanın kıymet bilmemesi, zamanla en değerli armağanları bile kanıksayıp sıradanlaştırması imiş diye söylendi Beyefendi...

Sonra söylemesi kolay diye geçirdi içinden sahilde ufaktan dalgalanan Haliç'in sularında göz gezdirirken. Bir banka oturdu sonra ve yakınlarda plastik bardaklarda çay veren seyyardan aldı nevaleyi. Güneş baba, ufku kızılın birbir tonuna boğarak gidiyordu. Hava serindi ve hafif şiddetteki rüzgar yaprakları hışırdatıyordu. Biçilmiş çimen, yosun, düşen yapraklar ve çayın ortak kokusu yaşadığını hissettiriyordu insana. Arkasına yaslanıp kapattı gözlerini. 60'a az kaldı usta diye mırıldandı birkaç kez ve izlemeye koyuldu zihninden düzensiz seller gibi akıp gidenleri... Tamam, yoksul bir evde doğmuştun dedi ve doğduğun koşullar kaderini belirler. Ama öyle olmadı be usta... Kaderini avuçlarının içine aldın. Ve üç sınıfı birden atladın! Bir zamanlar rüyanda görsen inanmayacağın yerlerde, zirvelerde buldun kendini. Nice sıkıntı, uykusuzluk, özveri, sabaha dek çalışma seansları, derviş sabrı, gözyaşları ve daha ilk elde aklına bile gelmeyen nice bedel pahasına oldu bu. Ama yaşamak istediğin kentte yaşadın. Yaşamak istediğin hayatı yaşadın. Sevdiğin işi yaptın. Aşklar yaşadın. Üzüldün elbette ama arşa varan sevinçlerin de oldu. Ve beklentilerinden çok fazlasıydı yaşadığın. Ve kimbilir nice yılların daha vardır yaşanmayı bekleyen...

En güzel armağan ve bir kez veriliyor diye söylendi Beyefendi. Hiç olmayabilirdi. Her şey ters gidebilirdi. Hayatı bir yük gibi taşımak zorunda kalabilirdin. Oysa sen onu yaşadın! Her şeyi bir kenara bırak ve teşekkür et armağanı verene...

Gözlerini açtı. Kalkmak üzereyken küçük kedi bacağından tırmanıp kucağında attı postu. Gülümsedi ve bir süre daha oturmaya karar verdi...

***

OKUYUNUZ

Günümüzde "normal" ilişkiler şu şekilde tanımlanır: İki kişi tanışır, birbirine âşık olur, bu aşkı evlilikle taçlandırır, çok geçmeden çocuk yapmaya karar verir ve sonsuza dek mutlu yaşarlar. Oysa bu son, aslında hikâyenin başlangıcıdır. Alain de Botton Aşk Dersleri adlı kitabında bu yanılsamanın peşine düşerek, edebi kamerasını yolları aşka açılan bir kadın ve bir erkeğe çeviriyor. Aşk Dersleri, içinde yaşadığımız bu yanılsamalar çağında gerçeklikle başa çıkmak isteyen okurlar için tam anlamıyla davetkâr bir kitap...

***

FOTOHABER

10-11 yaşlarında bir çocuk. Ortadoğu'da yaratılan cehennemden Allah bilir hangi koşullarda kaçarak buralara kadar gelmiş... Beyoğlu'da İstiklal Caddesi'nde basit birkaç akrobatik hareketin ardından elini açıyor merhametine sığınmaya çalıştığı insanlara. Dilini, huyunu, suyunu, yaşam tarzını, sokağını, ruhunu bilmediği insanların arasında, kıvrılıp kalıyor bir süre sonra. Yarını olmayan bir çocuk o. Ama yarın da gelecek. Ve bu çocukla kader arkadaşları şayet hayatta kalırsa o yarınlarda da aramızda olacak. Ama, acaba nasıl biri olarak?

Foto: Nurettin İğci   

***

İŞTE O KADAR

Gerçek güzellik, bir kadınla bir erkek arasında var olabilen ve aşk adı verilen ruhsal ahenkte yatar.

Halil Cibran

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş