'İstanbul'un Özellikleri...'

Ahmet SEVGİ
Geçtiğimiz cumartesi günü (16 Ocak 2010) itibarıyla İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti sıfatını resmen almış oldu. İlgililerin verdikleri bilgilere göre 2010 yılı boyunca İstanbul’un 8500 yıllık kültürel birikimi çeşitli etkinliklerle gün ışığına çıkarılmaya çalışılacak... Bu vesile ile biz de 16. yüzyıl tezkirecilerinden Latîfî’nin (1491-1582) 1523’te kaleme aldığı “Evsâf-ı İstanbul” (İstanbul’un Özellikleri) adlı eserini kısaca tanıtmaya çalışacağız...
Türkiye Kütüphaneleri’nde 7 yazma nüshasını tespit ettiğimiz Evsâf-ı İstanbul “giriş”i müteakip altı  “bölüm” ve bir “sonuç”tan meydana gelmektedir. Lâtîfî “tevhit” ve “naat”tan sonra İstanbul’un kuruluşunu, Fatih Sultan Mehmet’in bu şehri nasıl fethettiğini, şehrin büyüklüğünü, güzelliklerini, idarî yapısını, camilerini, medreselerini, çarşılarını, dükkanlarını, köşklerini vs. altı bölüm halinde ayrıntılı olarak ele alır.
“Evsâf-ı İstanbul”un önemi, kanaatimizce İstanbul’un kültür varlıkları hakkında verdiği bilgilerden ziyade, o devrin sosyal hayatını yansıtmış olmasından kaynaklanmaktadır.
Lâtîfî, genç yaşta büyük ümitlerle Kastamonu’dan düşe kalka geldiği İstanbul’da uğradığı hayal kırıklığını gizlemez. “Zamane insanlarının paraya pula kul olduğunu, binlerce dinî değeri beş paraya sattığını, yüzlerce uhrevî hükmü çiğneyip geçtiğini” ifade eden şair, duygularını şöyle şiire döker:
“Nice ilm ü nice takvâ birâder//Zamân halkına şimdi zer gerek zer//Zerin var ise âdemsin kişisin//Yok ise âlemin alçak işisin//Metâ’-ı ma’rifet ayağa düştü//Ma’ârif ekmeğine câhil üştü//Murâdı her birinin cem’-i emvâl//Ma’ârif yanlarında hâk-i pâmâl//Zamânıdır bugün samt u sükûtun//Demidir uzleti künc-i büyûtun.//”
Lâtîfî, İstanbul halkının birbirinden habersiz yaşadığını, kimsenin kimseye yardım etmediğini, fakirlerin şaşkın, zenginlerinse sarhoş olduklarını şöyle anlatır:
“Gedâ vü ganî, şerîf ü denî birbirinden müstağnîdir. Herkes kendi deminde ve her şahıs kendi âleminde... Gûyâ ki rûz-ı haşr ve sâ’at-i neşrdir. Efrâd-ı benî Âdemden her ferd kesret-i iştiğâlden kendi hâlinde ve kâr u a’mâlinde olduğundan gayrın hâlinden habîr değil...”
Müellif, İstanbul güzellerinin ve eğlence yerlerinin insanı nasıl yoldan çıkardığını ve zenginlerin güzeller uğrunda nasıl iflâs ettiklerini:
“Uşşâkı müflis eyledi sîmîn bedenleri//Soydu kefensiz eyledi gül pîrehenleri...” gibi alaylı ifadelerle anlattıktan sonra sarayları, câmileri, çarşıları ve çeşitli ziynet eşyalarını tasvir ederek zenginlerin zevk ü safa âlemlerini, fakir halkın da bu eğlencelere katılamamış olmaktan dolayı duydukları ezikliği ortaya koymaya çalışır.
Lâtîfî’nin bütün bu ifadelerden sonra ulaştığı nokta şudur: İstanbul bin erden arta kalmış bir acûze (kocakarı) ve orada yaşayan halk da Allah’tan korkmaz, gönüllerini dünya sevgisi kaplamış kişilerdir. Bu sebeple, rüşvet, hile, yalancılık ve her türlü ahlâksızlık alıp yürümüştür.
Müellif, eserin “sonuç” kısmında âriflerin, İstanbul’un güzellerine ve güzelliklerine aldanmayacağını belirterek bu eseri yazmaktan amacının başkalarını kötülemek olmadığını, Allah korkusundan gittikçe uzaklaşan din kardeşlerine bazı nasihatlerde bulunmak istediğini, ancak onları mücerret vaaz u nasihate yatkın görmediği için tane-tuzak misali eserinde mizah ve şakaya da yer verdiğini belirterek okuyucularından duâ talebiyle eserini bitirir.
 “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti” etkinlikleri arasında Lâtîfî’nin İstanbul’la ilgili bu önemli eserinin “tenkitli metin” olarak neşredilmesi sanırım önemli bir kültür faaliyeti olacaktır... Nermin Suner Pekin neşrinin okuma hataları ile dolu, amatör bir çalışma olduğunu belirtelim.  
Meraklısına not: Konuyla ilgili geniş bilgi ve bibliyografya için TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Lâtîfî” maddesine bakılabilir. (C. 27, s. 111-112)
  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş