Yeniçağ’ı korodan ayıran derin stratejiyi açıklıyorum

Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

CHP’ye operasyonu yorumlayışımız medyanın genelinden farklı olunca kimilerinin kafası karışmış. Kimseyi ‘derin strateji’mize dair komplo teorileri üretme zahmetine sokmadan, çok gizli planımızı  itiraf ediyoruz
“Sizden başka yok!”
İki türlüsünü duyuyoruz bu cümlenin son bir haftadır. Bir grup;
“Sizden başka gerçekleri yazan yok...”
“Sizden başka gözümüzü açan yok...”
“Sizden başka direnen yok...”
“Sizden başka CHP’ye sahip çıkan yok...”
“Sizden başka Baykal’a vefa gösteren yok..”
derken...
Bir grup da;
“Sizden başka Kılıçdaroğlu’na saldıran yok...”
“Sizden başka CHP düşmanı yok...”
“Sizden başka Gandi’yi eleştiren yok...”
diyor...
Kimi gazetelerin köşelerinde de vardı benzer yakınmalar:
“Derin bir stratejinin hayata geçirildiğinden...”
“Eleştirilerin, Kılıçdaroğlu’nun gümbür gümbür gelişinin paniği olduğundan...”
“Solun derlenip toplanmasına tahammül edilemediğinden...”
Hatta şaka gibi ama “etkili bir muhalefet”in korkusunun sardığından dem vuruyorlardı.
Biliyorum ki, şimdi eni konu yazmaya koyulup onlara “ilke” desem, “gazetecilik” desem, “kamu hizmeti” desem duymazdan gelecekler.
Çünkü başka yerlerden, başka “sözler” duymaya programlamışlar kulaklarını. Vaat dalgalarının arasına parazit yapmamızdan hoşlanmazlar. Onlara şimdi hangi şehirden, kaçıncı sıradan milletvekili adayı olabileceklerini söyleyeceksiniz... CHP’deki hangi koltukların “isimlerine” rezerve edildiğini... Bu tezgahın tek “makamsever”i  Önder Sav değil anlayacağınız... Medyadaki Kılıçdaroğlu müridleri arasında da var böyleleri...
Maraton koşucuları
Kimileri iyi niyetle soruyor;
“Bizim bilmediğimiz bir şey mi biliyorsunuz?”, “Planlanmış, ince ince hesaplanmış bir strateji mi yürütüyorsunuz?”
Yooo... Hiç de öyle “derin strateji”ler peşinde koşmuyoruz...
Koşacak durumda da değiliz;
Bir avuç idealist insan, kıt imkanlar, kimi zaman imkansızlıklarla, insan üstü efor sarfederek, gündemin gerisine düşmemenin yarışını veriyoruz. Kan ter içinde. Zaten böyle bir şey gazetecilik; zamanla yarış. Medya grupları bunu “bayrak yarışı”na dönüştürüp, ekiplere, zaman dilimlerine vs. böldüğü için hesaba-kitaba zaman bulabiliyor olabilir...
Ama bizim buradaki arkadaşlarımız, tek başlarına “maraton” koşmaya çalışıyorlar... (Avrasya maratonu diyeceğim, biliyorum bu sefer de Ergenekoncu mührü vurulacak alınlarımıza!) Hem de her gün yeni baştan...
Bir gözleri televizyonda patlayan son dakikalarda, bir gözleri ajansların geçtiği haberlede, bir elleri klavyede, diğer ellerinde telefon...
Bir de onlara enine boyuna plandı, tezgahtı filan derseniz;
“Dalga mı geçiyorsunuz?” derler size...
Her şuur hazine değerinde
Gizli planlarımız yoksa, bu işten bizim yanımıza bir “kâr” kalmıyorsa, can hıraş neyin yarışı bu böyle?
İşte bunu anlamakta zorlananlar var; görüyoruz, duyuyoruz, okuyoruz!
“Kâr” algımız farklı. Belki bundan anlaşılamıyoruz. Yoksa elbet biz de “kazanıyoruz” bu işin sonunda. Akıl tutulmasına uğrayan / uğratılan bir toplumdan kazandığımız her “kapanmamış bilinç” kâr işte yanımıza... “Bugün bir kişiyi uyandırdık” derseki kısa günün kârı işte bizim için!
Manşetlerimiz tarihe not düşebilme görevini görüyorsa... “Belge” niteliği taşıyorsa... Üç gün, üç ay, üç yıl sonra dahi, yazdığımız günkü kadar “doğru” kalabiliyorsa her bir satırımız; yalanlanamıyor, zaman bizi utandırmıyorsa... Kimse arşivi açıp da “Bu manşetleri atan siz değil miydiniz?” diye hesap soramıyorsa bize... Gazetecilik, kamu hizmet sektöründe konumlandırılan bir meslek ise;
Daha ne olsun ki zaten!
Baykal meselesi değil
Bugüne kadar “CHP yandaşı” diyenler ne kadar yanılıyorsa...
Şimdi “CHP düşmanı” diye yaftalayanlar da o denli yanılıyorlar Yeniçağ hakkında...
CHP’ye, AKP’ye, MHP’ye, DP’ye, SP’ye...
Baykal’a, Kılıçdaroğlu’na, Erdoğan’a, Bahçeli’ye, Cindoruk’a, Kurtulmuş’a...
TSK’ya, yargıya, üniversitelere...
TÜSİAD’a, MÜSİAD’a...
ATO’ya, İTO’ya, İSO’YA...
Belediyelere...
Spor kulüplerine...
Aklınıza hangi kurum veya hangi kişi gelirse; herhangi birine; ne “dost” olacak kadar yakın olduk, ne “düşman” olacak kadar uzak.
Gazetecilik mesafemizi koruduk; alkışlarken “eleştirme” payı, muhalefet ederken “destek” ihtimalini bıraktık hep satır aralarımızda. At gözlüğü takmadık yani. Takıntılı olmadık; önyargıdan, yargısız infazdan uzak durduk hep.
Önce anlama, sonra anlatmaya çalıştık en doğru haliyle... Önce doğru okumaya, sonra doğruyu okutmaya Yeniçağ okurlarına...
En başından beri diyoruz “Baykal’cı” değiliz!
Baykal’ın CHP’yi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin menfaatleriyle çatışmayan bir çizgiye taşıdığına dikkat çekiyoruz; hakkını teslim ediyoruz. O kadar.
Kılıçdaroğlu’na karşı Baykal’ı desteklemiyoruz yansıtılmaya çalışıldığı gibi. Kılıçdaroğlu’yla ilgili karşısında kim olursa olsun veya kim olmazsa olmasın değişmeyecek olan kaygılarımızı paylaşıyoruz, erkenden alkışlayıp mahçup olmak istemiyoruz bu millete karşı; o kadar! Kendi kafamız soru işaretleriyle doluyken, ikna olamadığımız bir niyeti, meşrulaştırarak, çarpıtmıyoruz gördüğümüz manzarayı. Baykal’ın tam desteğiyle aday olsa dahi “yürü bre Gandi” diyemeyiz bu durumda!
Kulağımızı tıkamadık
Kimsenin bilmediği şeyler bildiğimizden değil... Herkesin bilip de bilmezden geldiği sözleri, tavırları, mesajları, işaretleri hafızamızdan silmediğimiz, silemediğimiz için...
Kılıçdaroğlu’nun Onur Öymen’den duymayı istediği sözleri, Türkiye Cumhuriyeti’ni “soykırımcı” ilan etmeye vardırıyor muydu vardırmıyor muydu? “Açılım” desteği, terörü “demokratik hak talebi” olarak meşrulaştırmaya dönük müydü, değil miydi? “Taş atan çocuklar”la ilgili planlarına, yolsuzluğa, hırsızlığa karşı programına, muhtemel kadrosuna, eşine ve çocuklarına, sanatseverliğine vs. dair her ayrıntıyı bildiğimiz Kılıçdaroğlu’nun Atatürk’e bakışını biliyor muyuz? 1923 tarihini algılayış biçimini?
Garip ama bu ülkenin “Başbakanı” olacağı yönünde bir rüzgar pompalanan Kılıçdaroğlu’nun, yöneteceği devletin temel değerlerini sahiplenip-sahiplenmeyeceği konusunda hiç bir fikrimiz yok ve hatta şüphelerimiz var! CHP’nin içinden, partinin “gayrimilli” bir çizgiye sürüklendiğine dair yükselen bir çığlık var! Herkes kulağına pamuk tıkadıysa suç bizim mi? Müsaade edin de, yayın hayatına başladığı günden bu yana “milliyetçi” çizgisinden zerre sapmamış olan bir gazete olarak bu çığlığı duyuralım kamuoyuna! Müsaade edin de, inanmadığımız politikaları, sırf  bir “grup” medya pohpohluyor diye benimsemeyelim; kendimiz olarak kalalım...
Göbek bağımız yok
Bu okuyucu bizi, biz olduğumuz için tercih etti bugüne kadar. Biliyoruz ki bundan sonra da öyle olacak. Çünkü biz Kemal Kılıçdaroğlu’nun, bu ülkenin bölünmez bütünlüğüne zerre gölge düşürmeyecek bir anlayışla politika yaptığını gördüğümüz gün -görürsek- ona “helal olsun” demesini de bileceğiz. Ama bugün “görmediğimiz” bir tavrı “görmüş gibi” yapmamızı beklemesin kimse!
Kimseye göbekten bağlı değiliz;
Adı Tayyip Erdoğan da olabilir, Devlet Bahçeli de, Kemal Kılıçdaroğlu da... Hangisi bu ülkenin menfaatine çalışıyorsa ona “iyi yapıyor” deriz... Hangisi bu ülkenin bölünmez bütünlüğüne tehdit oluşturuyorsa “kötü yapıyor” diye yeri göğü inletiriz...
İsimler, etiketler değil “zihniyet” bağlar bizi, söz değil icraat! Adı Deniz Gezmiş de olabilir, Dursun Önkuzu da... Kim bu ülkenin emparyalizme tutsak edilişini dert edindiyse kendine, onun hatırasına sahip çıkarız...  Adı Abdi İpekçi de olabilir, İlhan Darendelioğlu da... Hangisi “hain” bir kurşunun hedefi olmuşsa, o tetiği çeken ele elimizi uzatmayız... Bu kadar net.
Bu ülkenin birliği, bütünlüğü, milli ve manevi değerleriyle sorunu olmayan kimseyle ’daimi’ sorununuz olamaz...
Ha insanlar da, kurumlar da dönem dönem yanlış yaparlar; gazetecinin görevi o “yanlışı”  kamuoyuyla paylaşmak, gerekli uyarıyı yapmaktır; Yanlıştan doğruya dönenin, doğrusuna doğru demek gocundurmaz bizi... Bu işte herkesi şaşırtan derin stratejimiz; Gazetecilik yapmak! Hala, herkese ve herşeye rağmen, yapabiliyor olmak....

***

İhanetler
zinciri

CHP’deki gelişmeleri siyasi açıdan değil de insani açıdan ele aldığınız zaman antik Yunan trajedilerine taş çıkartan bir ihanetler zincirinin Deniz Baykal’ın tasfiyesine dayandığını görürsünüz.
Nasrettin Hoca’lık olay
Deniz Baykal’ın şu andaki durumunu Nasrettin Hoca’nın ünlü fıkrasındaki tabloya benzetirseniz de, ortaya trajikomik bir görüntü de çıkabilir. Daha önce de yazdığım bu fıkrayı belki hatırlıyorsunuzdur. Önde tabut, tabutun yanında Nasrettin Hoca, arkada cemaat, cenaze alayı mezara doğru ilerlemektedir. Birden tabutun kapağı aralanır. Ölü bilinen kişi başını kaldırır, Nasrettin Hoca’ya yalvarmaya başlar, - Hocam durdur şu cenaze alayını... Ben ölmedim... Bir baygınlık geçirdim, beni öldü sandılar. Yıkadılar, namazımı kıldılar, duamı ettiler, şimdi diri diri gömecekler. Ne olur durdur şu cemaati! Nasrettin Hoca arkaya dönüp yürüyen cemaate bir bakar... Sonra tabuttaki adama dönüp, konuşur: - Kardeşim bu kadar kalabalık cemaate ben laf anlatamam... Sana Allah rahmet eylesin!
İş işten geçti
Baykal’ın avukatları, Ulusal Kriminoloji Bürosu’nun araştırmasına dayalı olarak “Kasettekiler ne Baykal’dır ne de Baytok’tur” diye açıklamalar yapmaktaydılar. Baykal’ın kendisi de kaç gündür, ihanete uğradığını vurgulayan sözde “Birliğimizi koruyalım” içerikli mesajlar vermekteydi. Ama cemaat, yürüyüşe hiç ara vermeden Kurultay’a doğru ilerliyordu. Artık mesele Baykal’ın ne olacağına değil, Parti Meclisi’ne kimlerin ne tür bir listeleme ile gireceğine kilitlenmiştir. Baykal istediği kadar “Ben onursal genel başkan olmak istemiyorum” desin. CHP’nin gayrı onursal genel başkanının Kemal Kılıçdaroğlu olmasına karar verilmiştir. Siyaseten ne derseniz deyin, Kılıçdaroğlu’na istediğiniz kadar bütün beklentilerinizi endeksleyin, ortada trajik bir ihanetler zinciri vardır.
Kader arkadaşları vurdu
Kasetin “K”si duyulduğu anda “Baykal’ın siyasi sonu geldi” diye yazıp çizenler onu vurmuştur. Yarım yüzyıllık kader arkadaşları ve kendisinin belirlediği örgüt  mensupları vurmuştur onu. Deniz Baykal zorunlu emekliliğinde şiire ve gazele kendisini verirse, belki Yahya Kemal’e de takılır ve şu dizelerde kendisini bulur:  “Ölmek değildir ömrümüzün  en feci işi Müşkil odur ki ölmeden evvel ölür kişi” 
l Mehmet Barlas / Sabah

***

Söyledik size... “Sel var, fırsat bu fırsat” derseniz, Ayamama deresinden tabak kapmaya koşanlar gibi olursunuz!
      Yılmaz Özdil / Hürriyet

***

‘Her açıdan’ baskıya devam
Epey bir zaman önce tesadüfen Ruhat Mengi’yle karşılaştık, ’Her Açıdan’ programından açıldı konu doğal olarak. Mengi, ’Her Açıdan’la olmayacak bir saatte, olmayacak bir kanalda büyük işler başardı. Her hafta ilk 10’a girdi, başka kanalları o saatte rakip yaratma arayışına itti... Bu arada programına çıkardığı isimlerin de yıldızı parladı.
Konuklarını engellediler
Mengi’nin sırrı şuydu: Yandaş değildi, soru soruyor, sorguluyor, gazetecilik yapıyordu, gazetenin doğal olarak muhalif olması gerektiğine inanıyordu.
Ben bu gözlemlerini ona aktardım ve başarısından dolayı tebrik ettim. O ise bana ’Her Açıdan’da yaşadığı zorluklardan bir örnek verdi.
Aklımda yer etmiş...
Bir gün programda din konuşmak için bir profesör çağırıyor. Herkesin kendine göre din olgusunu eğip büktüğü, dini kendine göre yorumladığı bir ortamda gerçek anlamda İslamiyet’i öğrenmek, bilgilendirici bir program yapmak için...
Profesör programa çıkıyor, çok büyük ilgi topluyor. Mengi de daha sonra tekrar aynı profesörü konuk almak istiyor.
’Kusura bakmayın Ruhat Hanım, üzerimde öyle büyük baskı var ki bir daha programınıza çıkamayacağım...’
Ne siyaset konuşuyorlar, ne muhalefet yapıyorlar. Sadece olduğu gibi, olması gerektiği gibi objektif bir şekilde din olgusunu konuşuyorlar. Ama profesör böyle reddediyor Mengi’nin programına çıkmayı. Üstelik kendisinin şahsi olarak hiçbir sıkıntısı olmamasına, programdan çok memnun ayrılmasına rağmen.
Aynı güç devrede
’Her Açıdan’ın 30 Mayıs’ta Star’a veda edeceğini öğrenince koskoca profesöre ’baskı’ yapan güç aklıma geldi...
Ve ne yazık ki ’Her Açıdan’ın vedasını mesela Ertuğrul Özkök’ün görevden alınmasından bağımsız düşünemiyorum.
Ancak hemen şunu da ekleyeyim:
Bu baskıyı uygulayan güç öyle şaşkın, öyle kör ki kellesini almaya çalıştığı insanlardan yeni kahramanlar yaratıyor....
İşte Emin Çölaşan...
İşte Necati Doğru...
İşte tiraj patlaması yapan Sözcü gazetesi...
Kimileri ise bu baskıya boyun eğerek, korkarak, susarak maalesef yok oluyorlar...
İşte Bekir Coşkun... 
   Oray Eğin / Akşam

***

Kodları elvermez
“CHP’li medya” övgü için sözcük bulmakta zorlanıyor ve ‘Gandi Kemal’ diye meydana sürdükleri siyasetçiyi daha şimdiden başbakanlığa lâyık görüyor, ama yine de “One munite”  çekilmesi gereken bir gizemli nokta var bütün olayda:
Kılıçdaroğlu’nun CHP’yi iktidara ulaştırması imkânsız bir şey...
(...)
Deniz Baykal başına geleceği öngörmüş gibi son zamanlarda kendisini ve partisini ‘yeni merkez’ değerleriyle barıştıracak adımlar atmaya başlamıştı.
Kemal Kılıçdaroğlu böyle bir açılım için herhangi bir donanıma sahip olmadığı gibi, kodlarının da buna müsait olduğu söylenemez.
  l Fehmi Koru / Yenişafak

****

MİNİ YORUM
Seçmenin ölüsü
30 insanın; son olayda ‘zaiyat’ bu olduğu için böyle yazıyorum yoksa her gün yüzlerce, binlerce insanın göz göre göre ölüme yollandığı kaç tane ülke vardır yer yüzünde gerçekten merak ediyorum. Ve bu ülkelerin kaç tanesi, böyle bir felaketi “kadere” bağlayan kişilerce yönetiliyordur! Seçmenin ölüsü işe yaramadığına göre; ne diye duyarlılık göstersinler ki, değil mi! Utanç verici...

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş