Yılmaz Öztuna’nın ardından...

Ahmet SEVGİ

Her insanın muhakkak imrendiği, gıpta ettiği, yerinde olmak istediği şahsiyetler vardır. Söz gelimi bazılarının tevazuuna hayran olursunuz, bazılarının cömertliğine, bazılarının da bilgi ve kültürüne... Bendenizin gıpta ettiği insanların başında ise ölüm döşeğinde bile kalemi elinden düşürmeyen kişiler gelir. Rahmetli Ayhan Songar’ın (1927-1997) ölmeden bir gün önce gazetedeki köşesinde çıkan şu kısa yazısını hiç unutmam:
“Sevgili okuyucularım,
Bugüne kadar sizlerden ayrılmamak için bütün gücümü harcadım. Ama görüyorsunuz, takdire tedbir kâr etmiyor. Hastalığım çok ağırlaştı. Sizden izin istiyorum. Kısmet olur şifa bulursam gene bir araya geliriz. Emr-i Hak vâki olursa sizlerden helâllik dilerim. Benden Fatihalarınızı esirgemeyiniz. Hastalık da şifa da Allah’tandır.”
Geçen hafta buna benzer gıpta edilecek bir olay daha yaşadık. Düşünceleriyle, yazılarıyla, kitaplarıyla geride hoş bir seda bırakarak ebediyet âlemine göç eden tarihçi Yılmaz Öztuna da, ölüm döşeğinde bile kalemi elinden bırakmayanlar kervanına katıldı. 9 Şubat Perşembe günü kaybettiğimiz Öztuna son yazısını yoğun bakım yolunda yazmış. 6 Şubat 2012 Pazartesi günü çıkan bu son yazısının başlığı  “Mevlid hakkında” idi. “Yazarak ölmek” dedikleri herhalde bu olsa gerek.
“Yazmadığım gün biliniz ki ölmüşüm//Yaza yaza âb-ı hayâta ermişim” (Li-müellifihi) beyti ömrünü okumaya, yazmaya, düşünmeye vakfeden Yılmaz Öztuna ve emsali yazarları ne kadar güzel tarif ediyor değil mi?  
Üniversiteye öğretim görevlisi olarak atandığım 1983 yılının ilk aylarıydı. İlgi alanım Türk edebiyatı olmakla beraber iyi bir tarih bilmeden başarılı bir edebiyatçı olunamayacağını fark etmiş ve hocalarımın tavsiyesi üzerine Yılmaz Öztuna’nın Ötüken Yayınevi tarafından neşredilen 14 ciltlik Büyük Türkiye Tarihi’ni almıştım. İşte o yıllarda okuduğum bu önemli eserin “Giriş” inden altını çizdiğim birkaç satır:
“Tarihçi, geçmişin muhasebe ve muhakemesini yapmakta, hâdiseler, şahıslar ve milletler hakkında hükümler vermektedir. Hükümleriyle bazen topyekûn bir toplumu mahkûm etmekte, bir diğer cemiyeti şan ve şerefe boğmaktadır. Hâdiseler değişmez. Şüphesiz tarihi yapan şahıslar ve topluluklar da aynı şahıs ve topluluklar olarak kalır. Fakat değer hükümleri, tarihçiden tarihçiye, bazen hayret uyandıracak derecede değişir. Onun içindir ki Atatürk ‘Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir; yazan, yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır’ demiştir.”
“Türkleri açık denize çıkaran Selçuklular, Türk tarihinin dönüm noktasını teşkil ederler. Çünkü onlar Anadolu’yu fethetmişler, bu ülkeyi ikinci ve ebedî Türk anayurdu hâline getirmişler ve Türkiye devletini kurmuşlardır.”
“Selçukluların bıraktığı yerden Türk tarihinin tabiî yolunu devam ettiren hânedan ise, Osmanoğulları’dır. Tarihî ehemmiyet bakımından Osmanlı tarihi, bütün Türk tarihinin yüzde ellisinden fazlasını toplar. Osmanlı tarihi; Selçuklu, Beylikler, ve Cumhuriyet devirleri dışındaki Türkiye tarihini teşkil eder ve Türkiye tarihinin münakaşasız şekilde en büyük bahsidir...” 
Ne mutlu ona ki bu 70 yıla birbirinden güzel 70’e yakın eser ve yüzlerce makale sığdırmıştır. Başta 14 ciltlik “Büyük Türkiye Tarihi” olmak üzere, “Bir Darbenin Anatomisi”, “Türk Tarihinden Portreler” ve “Tarih Sohbetleri” adlı eserleri her Türk aydınının kitaplığında muhakkak bulunmalıdır.
Merhuma C. Allah’tan rahmet, ailesine de başsağlığı diliyoruz. Makamı cennet olsun...

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş