Yiyin şimdi birbirinizi

A+A-
Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

Manşet ortağıydılar, bir ‘lojistik’ hatası maskelerini düşürmeye yetti. Taraf, generallere tazminat ödemeye mahkum edilen Vakit’e destekte bir gün gecikince eteklerindekiler bir bir döküldü: Seviyesiz! Alçak! Ahlaksız!
Hem her türlü sapıklıktan hem de siyasal dincilikten taraf olanların gazetesi ile türlü sapıklığı “din”i kullanarak meşrulaştırmaya çalışanların gazetesi için bulunmaz bir ittifak fırsatıydı...
Generaller kazanmıştı!
Ortada hem bir “TSK”, hem de bir  “yargı” mağduru vardı...
Ballı börek; ister sağdan çak; ister soldan...
İster orduya çullan, ister hukuka...
İstersen de  “TSK’nın emrindeki
yargıçlar listesi” yayınla, bir kalemde bitir işi...
Bir taşla iki kuş...
Derken...
Umulmadık bir şey oldu; taş sekti; önce atana, sonra her attığına alkış tutana çarptı...
Hoş, sonuç değişmedi; yine bir taşla iki kuş...
Ha belki kuşun cinsi değişmiştir; şahin değil de ağaçkakan belki, kartal değil de yarasa, güvercin değil de karga belki...
Bilemiyorum...
Servis kavgası
Bildiğim Vakit’in aşağılayıcı ifadelerinden dolayı 312 generale 1 trilyon 800 milyar ödemeye mahkum olduktan sonra Taraf’tan destek beklerken “Alçaklık vakti” manşetiyle ağır bir darbe aldığı...
Taraf, Baykal’a ait olduğu iddia edilen görüntülerin yayımlanmasıyla ilgili olarak  “Vakit gazetesinin internet haber sitesi haber vakti.com seviyesizce bir iş yaptı, gizli kamera görüntülerini servise koydu” deyince...
O güne kadar Taraf’ın manşet ortağı olmaktan pek memnun gözüken Vakit veryansın etti:
“Yayın hayatına atıldığı günden beri kendisine servis edilen kasetleri yayınlayarak gündeme gelen Taraf gazetesinin, Baykal’ın malum görüntülerini haber olarak görmeyişp, bir de Vakit’i “alçakça” suçlaması, nasıl bir çelişki içinde olduğunu gözler önüne serdi...”
Buyrun cenaze namazına...
Halbuki bir gün, sadece bir gün dayanabilseydi Vakit; istediği desteği alacaktı Taraf’tan.
Ahmet Altan itiraf etti dünkü yazısında;
“Tam destek olamadığımız için özür dileyecektim ki Vakit’ten..”
Olanlar oldu...
Tezgahın perdesi yırtıldı
Maskeler düştü; sana “servis” edilince haber de bana edilince  “alçaklık” mı feryadının damgasını vurduğu  “servisi paylaşamama”  kavgası başladı.
Deniz Baykal, istifasını açıklarken  “Olay sonrasında sergilenen, sözde iyi niyetli, yapay tavırlar, üzüntü beyanları perde arkasındaki tezgahı örtmez”  dedi ya...
Tam yerine rast geldi...
Tezgahçılar dalaşı bu tonda sürdürürse, ortada ne perde kalacak, ne maske...
Kendi kapılarının önüne kendi attıkları çamurları yine kendileri temizlemeye çalışsınlar bakalım; geride bir şey kalacak mı?

***

İşi çirkefe döküyorlar
Ahlak veya etik tartışması yapmanın asgari koşulu, tartışmanın temel kaygısının bizatihi ahlak veya etik kaygılar, akıl yürütmeler olmasıdır. Bu açıdan, merkezinde CHP Genel Başkanı’nın bulunduğu skandalın, ahlaki zeminde tartışmasını yapmak mümkün değil.
Bu skandal, içinde bulunduğumuz
siyasi krizin tırmanış eğrisinde gelinen son nokta.
Kıran kırana bir mücadelenin, belden aşağı vurma yöntemlerini devreye soktuğu bir ortamda ahlaki bir tartışma yapılamaz.
Böyle bir ortamda en çok yaralanan ahlaki veya etik değerler ve kaygılar olur.
(...)
İkiyüzlülük, diz boyunu aşar, boğaza dayanır. Ve inanın, nihayetinde hepimiz böylesi bir çirkef içinde boğulur kalırız.
(...)
İçinde bulunduğumuz siyasi krizin hepimizi boğacağı gerçeğini görmezden gelmekte ısrar devam ediyor. Ettikçe,
işler sarpa sarıyor, sardıkça, iş çirkefe
dökülüyor, siyasi kriz, en sefil düzeyde, ahlaki krize dönüşüyor. Bundan kimse hayır ummasın.
Tarzını, içeriğini beğenelim veya beğenmeyelim, demek ki, CHP gerçekten, etkili muhalefet yapmaya başladı. Yoksa, bunca yıl sonra bir kaset çıkmaz, Baykal bunca hedef olmazdı. Benim bu olaydan anladığım budur. Parti bu olay karşısında ne tavır alır, Baykal ne yapar bilemem. Bildiğim, sosyal demokratların yıllardır, Baykal’a ilişkin sızlanmaları ve suçlamalarına karşın, halihazırda Baykal’sız bir CHP’nin belinin büküleceğidir. Belli ki, kasetçiler de bu gerçeği gayet iyi biliyormuş ki, iyi bir zamanlama ile devreye girdiler.  Çok çirkin, çok yaralayıcı, çok umut kırıcı!
 l Nuray Mert / Hürriyet

***

Zemini yaratan AKP
O görüntüleri AKP çektirtmedi; yayımlatan da değildir. Lakin; yayımlanacağı bir ortamı yaratan bu hükümettir. Yayımlayanlar; cesareti; bu hükümetin Ergenekon davasında sergilediği, yasadışı dinlemelere hoşgörülü tutumundan aldılar. AKP hükümeti; özel hayatın gizliliğini; soruşturma bahanesiyle yerle bir etti. Anamı seven kadı ise kime şikayet edeyim.
                                l Rıza Zelyut / Güneş

***

Gizlemeci
gazetecilik

 “Cami bombalama”, “kendi jetini düşürme” gibi iddiaların da yer aldığı 11 ve 17’inci CD’lerin “gerçek olmadığı yönünde kuvvetli delillerin bulunduğu; içeriklerin değiştirilmiş olduğu” anlatılıyordu. Tokat’taki terör saldırısına, genç öğrenci Serap’ın ölümüne ve zavallı anacığının onun yanıklarını tedavi umuduyla “kendi derilerini feda etmesine” neden olan PKK’nın molotof kokteyline, kamyondaki bomba ve suikast iddialarına, Güneydoğu’daki mayın döşeme ve karakol saldırılarına daha ilk anda canının istediği anlamı yükleyerek yazan ve PKK’nın üstlendiği olayları bile çekinmeden günlerce TSK’ya mal eden, gerçek ortaya çıktığında ise bunları kendisi yapmamış gibi yoluna devam eden gazetede o olaylar gibi günlerce manşetlerden yayımlanmadı. Hatta hiç yayımlanmadı.
Bu haber Cuma günü gazetelerinde yoktu ama sürmanşette orduya karşı tepki yaratacak bir haber bulunmuştu. Cumartesi de yoktu ama manşet üstünde yine orduya tepki yaratacak bir haber vardı. Dürüst habercilik; istediğin şeyler söylendiğinde günlerce manşetten yayımlamak, kurumları suçlamak, hesap sormak, istemediğin durumları ise gizlemek midir? l Ruhat Mengi / Vatan

***

Hükümetin işi
üzülmek değil
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ’Maalesef siyasilerin de başına böyle olaylar geliyor!’diyerek aslında tarihi bir gaf yaptı. Anlaşılan bu ülkenin en yüksek makamında oturan Cumhurbaşkanı bile Türkiye’nin kim olduğu bilinmeyen bir şebeke tarafından korku toplumu haline getirilmesini adeta kabullenmiş... (...) Bugün hemen herkesin telefonlarının dinlendiği paranoyası yaşaması şebekenin başarısı, hükümetin de üzüntülerini bildirirken ne kadar başarısız olduğunun en net kanıtıdır. Hükümet üzülmez, istese varolan bütün imkanlarıyla bu olayın üzerine gider ve sorumlularını deşifre eder.
Tarihin en büyük davası olarak bakılan Ergenekon’un ek klasörleri yasadışı yolla elde edilen görüşme kayıtlarıyla dolu. İki kişi arasındaki özel görüşmeler, içeriğine bakılmaksızın, dahası davayla ilgili olmasa da yandaş gazetelere defalarca sızdırılmadı mı?  Hükümetin aleyhinde yazan, konuşan pek çok kişi bu gazetelerin manşetleriyle hedef gösterililip deşifre edilmeye çalışılmadı mı?  Kendi kayıtlarına haklı bir öfke ve tepkiyle yaklaşan Başbakan Erdoğan ve kurmaylarının diğer sızdırmalar karşısında ise seyirci kalmakla yetinmesi düşündürücüdür. Cumhurbaşkanı’nın gafı şebekenin ne kadar kuvvetli olduğunu, nasıl sindirdiğini anlamak açısından daha da ürkütücü. Bu ülkenin bir yurttaşı olarak seçilmiş hükümetin bu şebekeyle savaşabileceğine dair herhangi bir umudum yok. l Oray Eğin / Akşam

***

Küllerinden dirilmenin sırrı
İbrahim Arıkan’ın yeni çıkan “Ya Yenilenirsin ya da Yenilirsin” adlı kitabında son altmış yılda Türk halkının yaşadığı krizlerin listesini veriyor: 1948 Krizi: İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği koşullar, 1954 Krizi: Kore Savaşı ve onun getirdiği fiyat artışları, (...) 1979 Krizi: Petrol fiyatlarının yüzde 100 artması (...) 2007 Krizi: Amerika’da başlayıp dünyaya yayılan kriz.      
Bugün Yunanistan’a el uzatan ve onun uçurumdan aşağı yuvarlanmasını önleyen Batılı ülkelerin bu krizlerde Türkiye’nin yüzüne bile bakmaması. Türkiye’yi yapayalnız bırakması. Dahası üç kuruş borç vermek için inim inim inletmesi, en yüksek faizi uygulaması.
Ama Türk toplumu o kadar sabırlı ve dirençli ki...
Bir de tarihten gelen yardımlaşma geleneğinin var olması...Akrabanın akrabaya, komşunun komşuya, varlıklının yoksula kol kanat germe hasleti. Yani Batılılarda olmayan ve onların anlamakta zorlandığı vicdani özellik... Bu sayede Türkiye uçurumun kenarına kadar geldiği bütün krizlerden kendi çabasıyla kurtulmasını becermiştir. Koca imparatorluğu kaybedip emperyalist ülkeler tarafından toprakları paylaşılan bu toplumun, Kurtuluş Savaşı mucizesini yaratması ve küllerinden yeniden dirilmesinin sırrı da buradadır.               
 l Tufan Türenç / Hürriyet

***

Balbay’ın suçu itirafçılık raconuna uymamakmış
Yeni itirafnamesinin “PR”ına kendi gazetesinden başlayan ve ilk promosyon adımını Devrim Sevimay’a verdiği röportajla atan Hasan Cemal’in incilerini, umarım kalp, ülser, tansiyon hastaları, zona gibi strese bağlı enfeksiyonlara kapılma potansiyeline sahip kişiler okumamıştır.  Şahsına münhasır, her durumda zeytinyağı gibi üste çıkma deneylerini kimi bünyeler kaldıramayabilir çünkü...
Dumura uğrama ihtimalinizin yüksek olduğu bölümlerden birini paylaşayım fikir versin:
“Balbay’ın hatası günlük tutmak değil, gazetecilik mesleğinin sınırlarının dışına çıkmak. Ama tabii günlük tutmuş olması da ayrıca bir başka vahim nokta.”
Tam “Yahu senden ala darbe günlüğü yazan mı var memlekette” diyecek oldum, baktım onu da itiraf etmiş zaten: “Ben günlük tutsam çok daha fazla vahim ayrıntılar olurdu. Ama değil günlük tutmak, 12 Mart öncesinde yaşadıklarımızı biz uzun yıllar kendi aramızda bile konuşmadık. Çünkü konuşsaydık, hele de günlük tutup 12 Mart’ta o günlük ele geçseydi, belki de 9 Mart Madanoğlu davasından öyle kolay kolay beraat edemezdik.”
Balbay’ın aylardır çoğu insanın merak ettiği o büyük suçunu öğrenmiş olduk böylece; meğer işin raconunu bozmuş! Marifet bir gazeteci olarak kimle ne konuştuğunu, yahut ne düşündüğünü açık açık yazmak değilmiş... Marifet, her türlü filmi fırıldağı çevirdikten sonra, bütün bunları kendi hafızandan bile silebilmek, kendi benliğine karşı bile  “demokratçılık” oynayabilmekmiş! Anlayacağınız Cemal’e göre darebeciliğin  “karda yürüyüp izini belli etmeyeceksin” kuralını ihlal etmekmiş Balbay’ın en büyük suçu... Liberal faşist düzende, hakikaten müebbet kere müebbetlik değil mi!..

***

MİNİ YORUM
Ceza değil ihlal rekoru olamaz mı

Star gazetesi Sorumlu Yazıişleri Müdürü hakkında “gizliliği ihlal” gerekçesiyle açılan 206 davada 700 yıl hapis cezası istenmiş. Tepki büyük; iddianamede yazılanları haber yapan gazeteci neden suçlu oluyor diyorlar. 1- 2 değil; 206 dava. Kimse sorgulamıyor bu 206 haber/yorumda, adı üstünde “iddia” olan bilgi ve belgeler ne şekilde sunuldu? Maksat habercilik miydi yoksa haberciliği kullanıp kişi ve kurumları linç mi?

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları