Yöneticiler üzerine...

A+A-
Ahmet SEVGİ

Devlet yöneticileri üzerine bir yazı yazmak için eski kitapları karıştırırken Şair Eşref’in şu beytiyle karşılaştım:
“Birbirin gûyâ yuvarlanmış da bulmuş Eşrefâ//Ehl-i mansıb tencere, millet kapağıdır bütün.”
Şair diyor ki: Makam-mevki sahipleri tencere misali yuvarlanmış kapağını (milleti) bulmuş...
Kanaatimizce Şair Eşref burada hem “Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş” atasözüne, hem de “Siz nasıl olursanız, yöneticileriniz de öyle olur”  (bk. Aclûnî: Keşfü’l-Hafâ, II/127) hadis-i şerifine telmihte bulunuyor. Yani nasıl yöneticilere layıksak o yöneticiler tarafından yönetiliriz. Geçmişe bu gözle baktığımızda bazen velîlerin, bazen delilerin, bazen dincilerin, bazen de cincilerin önemli mevkilere gelerek hüküm sürmüş olduklarını görüyoruz. Bugün sizlere cincilerden bir örnek sunmak istiyorum.
Naîmâ Tarihi’nde anlatıldığına göre (bk. Târîh-i Naîmâ, TTK Yayınları, Ankara 2007, c. 3, s. 973-974) IV. Murat devrinde (saltanatı: 1623-1640) Hüseyin adında bir genç tahsil için İstanbul’a gelir. Ve Şeyh Mehmet Çelebi’ye danişment olur. Ancak, baba mesleği olan üfürükçülükten vazgeçemediği için hocası onu mülazım yapmadığı gibi İzmir’e tayini çıktığında beraberinde götürmeyip İstanbul’da tek başına bırakır. Çaresiz Hüseyin, hocasının arkadaşlarını devreye sokar. Ve dostları Mehmet Çelebi’ye: “Şu bîçâreye yazıktır, bu kadar zaman danişmendiniz oldu, beraberinizde götürün”  diye ricada bulunurlarsa da Mehmet Çelebi kabul etmez ve: “Efendiler, bizim ırzımız vardır, avrat ve oğlana efsun okuyan bir sehhâr-ı nâbekârı (işe yaramaz büyücü) beraberimizde götürüp mansıbımızda bed-nâm mı (adı kötüye çıkmak) olalım” karşılığını verir. Böylece Cinci Hüseyin Efendi üzüntülü bir şekilde ortada kalır. Fakat:
“Olıcak bir kişinin bahtı kavî, talii yâr//Kehlesi (bit) dahi mahallinde onun işe yarar” hesabı, Hüseyin Efendi kısa süre sonra hocasının öfkesini mucip olan üfürükçülüğü sayesinde Sultan İbrahim’in (saltanatı:1640-1648) gözdesi olur.
Kaynaklarda nakledildiğine göre “deli” lakaplı Sultan İbrahim, şehzadeliğinde hayatını her an öldürülme korkusuyla kafeste geçirdiği için psikolojisi bozulur, doktorların tedavisi fayda vermeyince az önce sözünü ettiğimiz Cinci Hüseyin Efendi’ye okutulur ve durumunda düzelme olduğu görülür... Hiç beklemediği bir anda padişah olan Sultan İbrahim kendisine okuyan bu sıradan adamı (Cinci Hüseyin Efendi) önce “padişah hocalığı”na, müteakiben müderrisliğe, daha sonra da “Anadolu Kazaskerliği”ne tayin eder. Hak etmediği halde böyle büyük makamlara getirilen Cinci Hoca ne oldum delisi olur, kadılıkları haraç mezat satmaya başlar. Bir tarafta rüşvet çarkı, diğer tarafta Sultan İbrahim’in zevk ü sefâhati... Derken devlet hazinesi tamtakır olur ve ne acıdır ki devlet Cinci Hüseyin Efendi’den borç para istemek zorunda kalır. Cinci Hoca devlete ödünç para vermeye yanaşmaz. Lakin ne de olsa karşısında devlet gücü var, hem parasını hem de canını alırlar. Neylersin ki abarada oynayan çark evinden çıkacaktır.
Demem o ki bugün olduğu gibi dün de birçok kişiliksiz insan devlet yönetiminde söz sahibi olmuş ve devleti soyup soğana çevirmiştir. Ancak, hiçbir devirde bu haram paralar o harîf-i nâ-şerîflere fayda sağlamamış hatta çoğu zaman canlarına mal olmuştur.
Bütün bunlara rağmen unutmayalım ki yöneticilerimiz bizim yansımalarımızdır. Diğer bir ifade ile dürüst toplumun dürüst yöneticileri olur. Hakk’ın-hukukun olmadığı, keyfî kararların hüküm sürdüğü toplumlarda ise üfürükçü, dalkavuk ve sahtekâr yöneticiler işbaşındadır. Öyle değil mi?..

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları