Yunus'un Türkçesi...

A+A-
Ahmet SEVGİ

 Türkler İslâmiyet'i kabul ettikten sonra şu üç unsurun Türkçeyi etkilemiş olduğu görülüyor: Din, tasavvuf ve edebiyat... Bunlardan din -gayet tabii- bizi Arapçaya, tasavvuf ve edebiyat da Farsçaya yöneltmiştir. Türk devletlerinde Arapça ve Farsçanın ön plana geçmesinin temelinde yatan gerçek budur.
 Yunus Emre'nin doğup büyüdüğü XIII. yüzyılda, Anadolu Selçuklu Devleti'nin takip ettiği dil politikası da işaret etmeye çalıştığımız istikamette olmuştur. Yani Selçuklu medreselerine Arapça hâkimdi, devletin resmî dili de Farsçaydı. Ayrıca, Mevlana'nın (1207-1273) meşhur eseri Mesnevî'yi Farsça yazması da özellikle aydınlar arasında Farsçaya olan rağbeti artırmıştı. İşte böyle bir ortamda Yunus'un Türkçe şiirlerle ortaya çıkmış olması Türk dili için bir dönüm noktası olmuştur.
 Bilindiği üzere tasavvuf sırrî bir düşünce sistemidir. Halktan ziyade münevverlere hitap eder. Herkesin idrak edemeyeceği bu ilâhî hakikatleri her dilin ifade etmesi de mümkün değildir. Bu sebeple, XIII. yüzyıl şairlerimiz Türkçenin bu girift meseleleri dile getirebileceğine ihtimal vermiyorlardı. Ama bir de baktılar ki Yunus:
 "Beni bende demen bende değilim
  Bir ben vardır bende benden içeri."
diyerek tasavvuf felsefesinin anlaşılması en zor konularından biri olan "vahdeti vücut" meselesini bir beyte sığdırmış. Üstelik beyit hem güzel, hem veciz hem de sade...                                                           
 Böylece kusurun dilde değil kendilerinde olduğunu gören ediplerimiz, Türkçenin de fikir ve sanat dili olabileceğine yavaş yavaş inanmaya başlarlar ki böyle bir yolun açılmasına vesile olduğu için Yunus Emre'yi Türkçenin en büyük gazileri arasında saymak kanaatimce yerinde bir tespit olacaktır.
 Aslında Yunus Emre, sadece tasavvufî meseleleri değil, dînî ve içtimâî konuları da açık ve anlaşılır bir üslûpla anlatmıştır:
"Bir kez gönül kırdın ise bu kıldığın namaz değil // Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil. // Cennet cennet dedikleri bir ev ile birkaç huri // İsteyene ver anları bana seni gerek seni. // Mal sahibi mülk sahibi hani bunun ilk sahibi// Mal da yalan mülk de yalan var bir az da sen oyalan" gibi mısralarla Yunus; yaratılışın gayesini, Allah aşkını ve nihayet dünya malının geçiciliğini okumuş yazmışların yanında halkın zihnine de kazımıştır.
Yunus Emre'nin üslûbunda en dikkati çeken husus şüphesiz ki "îcâz"dır. O, sayfalarca anlatılması gereken bir şeyi -yukarıdaki beyitlerde görüldüğü gibi- bir-iki mısrada -üstelik herkesin anlayabileceği bir sadelikte- ifade etmesini bilmiştir.
Rivayete göre Yunus Emre'ye, Mevlana'nın "Mesnevî"si hakkındaki görüşü sorulduğunda:
"Üstat çok uzatmış. Ben olsam:
"Ete kemiğe büründüm/Yunusum deyu göründüm, der işi bitirirdim" cevabını vermiştir. Kanaatimizce bu bir menkıbedir. Öncelikle Yunus'un aldığı terbiye onun böyle bir cevap vermesine engeldir. Ancak, menkıbe deyip geçmemek lazım... Her hangi bir kişi hakkında ortaya çıkan menkıbe, o şahsa halk muhayyilesinin biçtiği değeri yansıtır. Demek ki halk, Mevlana'nın 6 ciltlik Farsça Mesnevî'sinde anlattıklarını, Yunus Emre'nin bir Türkçe beyte sığdırabilecek kadar "îcâz" sahibi büyük bir zat olduğuna inanmıştır ki bu, Yunus'un XIII. asırda Türkçe bayrağını göndere çekmiş olduğunun en büyük vesikasıdır.
 Kısacası; kul daralmayınca Hızır yetişmezmiş. XIII. yüzyılda Anadolu Selçuklu Sarayı'nda çeşitli sıkıntılarla karşılaşan Türkçenin imdadına Yunus Emre, Hızır gibi yetişmiş ve diğer lisanlarla olan mücadelesinde Türkçe bir daha yerini başka dillere bırakmayacak şekilde kesin zafere ulaşmıştır.  

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları