Yüzde 42, yüzde 92 olarak, oradaydı

A+A-
Afet ILGAZ

“Saat dokuzu beş geçe” görünümlerini seyrederken Dolmabahçe’de, Atatürk’ün başucunda bekleyen asker gibi oldum. Ne yapayım, ağlamadan olmuyor. Eskiden de bu saatler heyecanların dorukta olduğu saatler olurdu ama bu sefer çok başkaydı. Arabaların içinde, dışında; dükkanların içinde, dışında, sokaklarda, merdivenlerde, balkonlarda insanlar ve hayat donmuş gibiydi. İnsanların bu duyguya kendilerini bu kadar kaptırmış olduğunu hiç görmemiştim. İlla ki biri olurdu. O saatte, yürüyen, bakınan, oturan, geçip giden, bakıp gülen biri olurdu. Bu sefer sanki, o halk oylamasındaki sahil yüzde 42’si, yurdun her köşesinde çoğalmış yüzde 92 olmuştu.

* * *

İnsanların bu duyguya kendilerini bu kadar kaptırmış olduğunu hiç görmemiştim dedim ya, unuttuğum şeyler var. Görmüştüm. Çocukluğumda, gençliğimde, orta yaşlılığımda... Sonra ne oldu da birden bire bizi birleştiren o milli sevgi, heyecan, duygululuk hali, o içtenlik, durulmuş hatta dönüşmüştü.
Bazen böyle olur. Sevgiler, heyecanlar yer değiştirir, durulur hatta söner. Bazen de Balkan savaşından sonra Türk milletinde olduğu gibi, o dipte yatan maya kendini gösterir, kıvamını bulur. En insanî, hareketlilik başlar. Şerefe, haysiyete, hakka ve hakikate dönük mayalanma yeniden tutar.
Ben bu günlerde böyle bir sürecin başladığını görür gibiyim. Buna ister bir devrim süreci deyin, ister bilinçlenme deyin, ister bıçak kemiğe dayandı deyin, böyle olur. Yüzde kırk iki zannedersiniz, yüzde yüze yakındır. Atilla İlhan’ın “hainler kontenjanı” dediği bir şey gerçekten vardı. O, bunun hep olduğunu söylüyordu. Ama işte, çok değildirler.

* * *


On kasımlarda biz yaştakiler hep Atatürk’e dair bir şeyler hatırlarız. Ben de bir şeyler hatırlarım. Mesela Ezine’ye ziyarete gelen Atatürk’ü karşılamaya çıkmış kadınlara:
“Nasılsınız hanımlar” dediği vakit onların dilleri tutulmuş gibi hiç cevap verememelerini; yalnızca bir çingene kadının ellerini çırparak ona koştuğunu ve:
“Hoş geldin, paşam hoş geldin...” diye seslendiğini anlatırdı rahmetli annem. Bir de ilave etmeyi hiç unutmadığı bir ayrıntısı vardı.
“Golf pantolon giymişti” derdi.
Ben, o öldüğünde bir yaşındaydım. Bir bebek ne kadar hüzünlenebilirse o kadar hüzünlenmişim o öldüğü vakit. “Kim öldü” diye sorup beni konuşturmak isteyenlere dudağımı büküp “Atatürk” dediğimi anlatırlardı. Bir de galiba büyük Erzincan depremini hatırlatan bir türküde ağlarmışım.
Dedem hızlı bir Atatürkçü idi. Adım da (adımı pek sevmem ama) Afet Hanım’dan mülhemmiş. Dedemin önce Çanakkale’de sonra Suriye cephesinde savaştığını ve İngilizlere esir düşerek Bombay’da kaldıktan yedi yıl sonra memleketine döndüğünü de bu arada anlatmış olayım.
İşin hoş bir tesadüf sayılacak bir ayrıntısı da 1965 Türk Dil Kurumu Hikaye Ödülü’nü İsmet İnönü’nün elinden alırken, salonda bulunan Afet Hanım’la da epey bir sohbet ettiğimi hatırlıyorum.
Siz ne derseniz deyin, bu sene bir şeyler olacak gibi geliyor bana. Bu arada bize düşen, bu büyük imtihanda ne yapıp ne yapmadığımızdır. Nerede yer aldığımızdır...

Yazarın Diğer Yazıları