Yüzsuyu dökmek...

Ahmet SEVGİ

Türkçe bir mecazlar ve cinaslar dilidir. Samimi sohbetlere, kahvehane konuşmalarına dikkat edin, sık sık atasözü ve deyimlerin kullanıldığını göreceksiniz. Esâsen büyük edipler Türkçenin ruhunun atasözü ve deyimler olduğunu eskiden beri söyleye gelmişlerdir. Biz bu yazımızda Türkçenin ruh bahçesinden “yüzsuyu dökmek” deyimini ele alarak bugünlerde daha çok görmeye başladığımız sosyal bir hastalığı işaret etmeye çalışacağız.
Sözlükler “yüzsuyu dökmek” deyimini “minnet etmek, yalvarmak, gururunu ayaklar altına alacak kadar çok yalvarmak”  şeklinde açıklıyor.
Bu ifadelerden de anlaşılacağı üzere yüzsuyu dökmek onur kırıcı bir davranıştır. Bu yüzden kişilik sahibi insanlar ne kadar çok sıkıntıya düşerlerse düşsünler başkalarına yalvarmaktan, makam-mevki sahipleri karşısında el pençe divan durmaktan kaçınmışlardır. Çünkü insanların yiyip içmek kadar şeref ve haysiyete de ihtiyaçları vardır.
Mehmet Akif’in “Kocakarı ile Ömer” manzûmesini hatırlayalım. Hz. Ömer bir gece devriyeye çıkar ve kenar mahallelerden birinde ihtiyar bir kadının iki gündür aç olan torunlarını susturabilmek için tenceredeki suyun içine çakıl taşları koyup kaynattığına şahit olur. Gördüğü bu acıklı manzara karşısında Halife Ömer: “Adam, Emîre gidip söylemez mi hâlini?” deyince kocakarının verdiği şu onurlu cevap karşısında irkilmemek mümkün mü?
“Gidip de söyleyeyim hâ?.. Dilencilik yapamam!//Ömer de kim? Benim ondan kerîm adamdı babam,//Ölür de yüzsuyu dökmem sizin Halîfenize!...”
Hz. Ömer ile kocakarı arasında geçen bu konuşma da gösteriyor ki gerek devlet büyükleri gerekse hali vakti yerinde olan zevat, çevrelerindeki insanları kendilerine el açmak durumunda bırakmamalıdır. Ayrıca yapacakları iyilikleri minnet için değil hasbeten li’llâh (maddî-mânevî bir karşılık beklemeden) yapmalıdırlar. Aksi halde müdara etme, yalvarıp yakarma, el etek öpme yaygınlaşır.
Anlatıldığına göre Arap asilzadelerinden biri iflas ederek fakru zaruret içine düşer. Yarasına ancak Hz. Ali Efendimizin merhem olabileceğini düşünen genç Hz. Ali’nin huzuruna çıkarak irticalen şu mealde bir kıt’a okur:
“İçine düştüğüm sıkıntılı hâli şu manzaram sana anlatmaya yeter. Şimdiye kadar koruduğum yüzsuyumdan başka satacak bir şeyim kalmadı. Bu nâmus sermayeme uygun bir müşteri olarak ancak seni görüyorum.”
Hz. Ali üzerinde bulunduğu kadarıyla muhatabına yardımda bulunur ve o da irticalen şu mealde bir kıt’a söyler:
“Ey bîçâre!.. Senin şu aceleciliğin olmasaydı sana ikramda daha cömert davranırdık. Şu az miktarı al da sen o aziz yüzsuyunu satmamış ol, biz de onu satın almamış olalım...”
Dikkat edilirse burada yüzsuyunu (onur) satmak isteyen bîçare bir genç ve elinde olduğu kadarıyla ihtiyaç sahibine yardım eden fakat  “ne sen onurunu satmış ol ne de ben almış olayım” diyen bir halife görüyoruz. Özellikle devlet adamlarının ibret alması gereken örnek bir davranış değil mi?
Kısacası; dilenmek nasıl insan haysiyetini zedeleyici bir hareketse, yüzsuyu dökmek, makam-mevki para-pul sahipleri karşısında el pençe divan durmak da aynı ölçüde onur kırıcı bir durumdur. Kişilik sahibi insanları varsın arayıp soran olmasın, şerefiyle dimdik ayakta durmak yüzsuyu dökerek elde edilecek sırmalı koltuklarda oturmaktan çok daha makbuldür.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş