Zafer kimindir(!)

Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

Birçoğu gibi onun da,  Türkiye Cumhuriyeti kanunları çerçevesinde “suç” sayılan herhangi bir eylemde bulunmadığını idrak için hukukçu olmaya gerek yoktu. 
Hücreye kondu.
Hükme gerek yok; “terör örgütü kurmak ve yönetmek”le suçlanarak, peşin, peşin hakaretlerin en büyüğüne, cezaların en ağırını çekmeye mahkum oldu. 
“Neden yargılandığını” demiyorum; -iyi kötü hepimiz nedenini biliyoruz da- daha hangi hukuki temel üzerinden yargılandığını, bu siyasi operasyonun hangi hukuki kılıfa sokularak yürütüldüğünü anlayamadan kendisini “müebbet hükümlüsü” buldu.
71 yaşında, dile kolay 24 aylık tutukluluktan sonra tahliye edildi.
Havada mis gibi huzur kokusu var; Neşe, sevinç, coşku, umut ve bütün bunların mevcut iktidar eliyle tesis edilebileceğine dair güven pompalıyor manşetler! 
Düşman belledikleri, ötekileştirdikleri, haşhaş etkisi mi değil mi ben bilmem körleşmiş, sağırlaşmış, dilsizleşmiş, hissiz cellatların önüne attıkları kim varsa topuna “barış açılımı” kapsamına alıyorlar.
Ve ey benim saf, naif, masum halkım;
Görmüyor musun, bunu yaparken, İstanbul’da İlker Başbuğ’u salıverirken bile mesela Eskişehir’de gencecik çocukları kelepçeliyorlar. Cami avlularını toplama kampına çeviriyorlar. İlla ki bir ana-baba evladı olan o gencecik kızları saçlarından sürüklüyorlar. Bir değil, bir tahliye haberi gelse değişmez genlerinde zulüm var!
Güya kırıp döktükleri vazonun parçalarını topluyorlar. Velev ki yapıştırabilmeyi başardılar, velev ki yeniden birbirine tutundu un ufak olmuş o hayatlar. Peki ya, içinden zamk geçen o derin izleri nasıl kapatacaklar? Hükümle ilgili değil, yargılamanın adil olup olmamasıyla ilgili değil dolayısıyla zaten “kumpas”ı hükümsüzleştirmiyor verilen karar!
Görüntüyü kurtarıyor o kadar!
Ha yine de sevinmedim mi?
Sevinmem mi!
Tahliye haberini aldığımda Anadolu yollarındaydım... Ben canlı izleyemedim ama konuştuğum arkadaşlarım Başbuğ’un çıkıştaki konuşmasını seyrederken gözyaşlarına boğulmuşlar. Yüreğe dokunur kavuşmalar; yumuşatır, gevşetir...
İşte can derdinde tam bunu yapmaya çalışıyor iktidar!
Gevşemeyin. İçinize yumru gibi oturan o ukdeyi sahipsiz bırakmayın! Unutmayın; Başbuğ dahil, bu ülkenin yüzlerce milliyetçi, yurtsever, vatansever, ulusalcı, kahraman, aydın, masum -sizin pencerenizden nasıl gözlüyorlarsa- insanını “onlar” içeri attılar; işlerine öyle geliyor diye!
Şimdi “onlar” dışarı çıkarıyorlar; işlerine öyle geliyor diye!
İşlerini yapıp müvekkillerini savunmaya çalıştıkları için suçlanan, horlanan, nihayet sanık sandalyesine oturtulan o fedakar, çalışkan, azimli, kararlı, inançlı avukatların olağanüstü hukuk savaşının zaferi olsun isterdim ben bu tahliye...
O ailelerin “sessiz çığlığını” duyan birkaç iyi adamın “vicdan hortlaması”nın ürünü olsun isterdim..
Şimdi böyle, “bahşedilmiş” bir bağımsızlık içinde bağımsız olabilecek miyiz? Kapalı kapılar ardında kartlarını açık oynadılar mı bilmem; ama algılanan haliyle bir örtülü pazarlıkla, ittifak arayışıyla yan yana anılmasın isterdim bir insanın en temel haklarının iadesi!
Türkiye Cumhuriyeti’nde Genelkurmay Başkanlığı yapmış, onurlu bir Türk subayının, Hrant Dink suikastının “büyük abi”si ile aynı konjonktürün galibi olmamasını isterdim. Müyesser Yıldız, Silivri’de kaldığı günlerde kaleme aldığı bir yazıda, Adalet Bakanı ile bazı gazetecilerin cezaevi ziyareti sırasında kendisini fındık-fıstık atılmasını bekleyen maymunlar gibi hissettiğini yazmıştı. Yok yere içeride tutulan yüzlerce insana “size de çıkabilir fıstığı” bekleyen maymun muamalesi yapılmasın isterdim, o demir tel örgülerin öte tarafında. En başından beri söylendi: Geciken adalet, adalet değildir.
Bir de;
Ve bir de “konjonktürel adalet” adalet değildir. Konjonktür hazretleri öyle buyuruyor diye cezaevindeki son masum, son hayatı gasp edilen, son zulm ile sindirilmek istenen insan da çıksa evet ama yetmez!
Cumhuriyet tarihinin bu en büyük insanlık suçunu işleyen, azmettiren, yardım yataklık yapan, öven kim varsa hepsi tek tek bedelini ödemeden, yatan yattığıyla, ölen öldüğüyle, gözyaşları aktığıyla, sancılar acıttığıyla kalacaksa eğer vebali hepimizi ezer...

Engin Alan ayıbı(!)

Dün Beşiktaş’taki Sessiz Çığlık eyleminde “Engin Alan’ın cezaevinde tutulması hepimizin ayıbıdır” dedi İlker Başbuğ.
Ayıp... Haksızlık... Hukuksuzluk... Adaletsizlik... Hepsi doğru.
Ama bence Engin Alan, sadece ve sadece direncinden ötürü içeride!
Bundan ’diğerleri teslim oldukları için salıverildi’ sonucu çıkmasın, o zulmü yaşayan bilir, yok yere, bir hücrede iki yıl, üç yıl, beş yıl geçirebilmiş olmak başlı başlına bir direniştir. Her şeyden önce insanın bünyesiyle, bedeniyle, zihniyle mücadelesidir. Bu ayrı...
Alan’ın durumu farklı. Çünkü o gözaltına alındığı andan itibaren, yargılamanın her aşamasında, hüküm giydikten sonra her fırsatta “çıktığı gün bu tekere çomak sokacağına” and içti. Askeri geçmişini, siyasi kimliğini, kişiliği, karakterini düşünün, tahliye olduğunda, beraatle dahi olsa, Sincan kapısında “Oldu da, bitti maşallah... Kızgın değilim, kırgın değilim, hadi barışalım, kaynaşalım” vari bir konuşma yapar mı, yapabilir mi?
Alan’ın dışarı çıkarken ağzını fermuarlayacağını bilseler, bir tek gün beklemezler, seçim arifesi, o çok muhtaç oldukları milliyetçi oylara konmak için anında salıverirler!

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş