Zafer ve eleştiri!

A+A-
Özcan YENİÇERİ

Dalkavukluk, alkış ve övgü, iktidarı çürüten olguların başında gelir. Liderlerin yakın çevreleri, varlıklarını yönetimlerin inayetine borçlu olduklarından gerçek düşüncelerini asla söyleyemezler. Onlara görüşlerini serbestçe söyleme hakkı tanındığında da zaten bu haklarını  “evet” demek için kullanmaları gerektiğini öğrenmişlerdir.
Yönetimin tepesinde bulunanların hoşgörüsü yoksa, demokratik kültür yerleşmemişse, eleştiri onu yapanların felaketine neden olur. Bu nedenle insanlar başlarını belaya sokmamak için gördükleri aksaklıkları, yanlışları ya da eksiklikleri asla söylemezler. Bu insanların temel ilkeleri ‘neme lazım’, idare-i maslahat, görme-duyma-duyurma üzerine kuruludur.
Herkesin kör olduğu yerde şaşı olmak varken “kral çıplak”  demek, mevkiini muhafaza etmeyi gaye edinmişlerin işi olamaz. Çünkü yönetimler ancak  “gözlerimi kaparım vazifemi yaparım”  diyen insanların kurumlarda barınmalarına izin vermektedir. İçerideki iyi niyetlilerin gidişin vahametini ortaya koymaları ise itirazın günahkârlık ve ihanet olarak nitelenmesi yüzünden mümkün olamaz. Dışarıdan rutinin dışına çıkarak, bütün cesaretini toplayıp yaklaşan tehlikeyi haber vermeye kalkanlar da liderin ya da yetkili makamların etrafını kuşatmış unsurlar tarafından engellenir.
Kurumun mensubu olan kitlelere düşen görev ise, olana bitene yönetim lehine olacak tarzda makul gerekçeler ve nedenler bulmaktır. Bir süre sonra inanmadığı halde tepe yönetimine yaranmak için yalan söylemek zorunda kalanlar söylediklerine inanır hale gelirler. Bu kısır döngü, kurumun fasit bir daire içine girmesine neden olur. Süreç, yıllar içerisinde kronik bir körleşmeye neden olur. Sonuçta, lider konuştuğunda konuşmanın, sustuğunda susmanın kerameti, taraftarlarca anlatılır, durur. Hatadan münezzeh düşünülen liderlik, felaket kapıyı çaldığında bunu birilerinin ihanetine bağlayıp, yine kendisini kurtarmaya çalışır.

Körler ülkesinde görenler!

Sonuçta kurum, ünlü düşünür Wells’in romanında anlattığı, anadan doğma ya da sonradan olma körler ülkesindekilerin durumuna döner. Wells’in “Körler Memleketinde” adındaki meşhur romanının kahramanı, bugün dünyadan çok uzak Andes vadisinin dağlık arazisinde dolaşırken, bütün mensupları anadan doğma kör bir memlekete girer. Bu zavallılar birkaç nesilden beri her türlü ışık ve renk intibaından mahrum kalmışlardır. Bunların arasına giren ve gözleri gören bir Alpinist, gözle görülen dünyanın bin bir çeşit manzarasını onlara anlatır, fakat hiç birini inandıramaz. Körlerin doktorları ki hepsi kördür bu gözleri gören adamı muayene edince, onun bir deli olduğuna hükmederler ve normal hayata dönebilmesi için, gözlerini dikmeye karar verirler (Peyami Safa, Din, İnkılap, İrtica, S.68). Körlerin egemenliğindeki memleketlerde, görenlerin tedaviye muhtaç hasta olarak görülmelerinden daha doğal bir şey olamaz. Bir zamanlar SSCB’de sistemin kusurlarından söz edenlerin akıl hastanesine gönderildiği bir hikâye değil, gerçekti. Bugün AB’nin ya da küreselleşmenin olumsuz yanlarına dikkat çekenler de aynı muameleye tabi tutulmaktadır. Başarı ya da zafer, körü körüne tepeye bağlı ya da tepeden bağlı olan fanatiklerin işi değildir. Aksine acımasız bir biçimde eksiği, hatayı ve yanlışı eleştirenlerin işidir. İnsanlar bir kez hata yapabilir. Zaferi, aynı hatayı iki kez yapmayanlar kazanır. Aynı hatayı iki kez yapmamak için de eleştiriye açık olmak şarttır. Zafer ile özgür eleştiri arasında sebep sonuç ilişkisi vardır. Anlayanlar için... (Kimse efkârlanmasın, bu yazı görecek gözleri varken görmeyenler için değil, körler için yazılmıştır).

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları