Gül gibi geçinip gidiyormuşuz aslında!

A+A-
Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

Yaşarken farkına varamadıysanız, öğrenin:

2013 yılına kadar güllük gülistanlık bir ülkeydi Türkiye!

Norveç'ten halliceydik; "Sadece reformları, demokratikleştirmeyi ve özgürlükleri konuşuyorduk"!

Herkes alabildiğine mutlu…

Alabildiğine huzurlu…

Buram buram hürriyet kokuyordu hava; ciğerlerinize işliyordu her solumada…

AK Partili yöneticilerin başlarının üzerinde, -öyle el üstünde filan değil başlarının üstünde taşıyorlar Türk milletini zira- "parlak bir geleceğe doğru" ilerliyorduk…

Mesuttuk…

***

Sonra bir sabah…

Bir yangına uyandık…

Gölgesinde yürüdükleri, oturdukları, sohbet ettikleri, şarkılar söyledikleri şehrin son yeşil alanlarından biri olan Gezi Parkı'ndaki ağaçları korumak için nöbet tutan gençlerin çadırları, alev almıştı; onlar uyurken!

Cinayete tam teşebbüstü!

Halkı galeyana getirmek için atılabilecek en hunhar adımdı…

İşe yaradı; hanidir kaynayan toplum patladı.

Bir "korku imparatorluğu"nun surları yıkılıyordu sanki; yıllarca baskıladıkları, baskılamak zorunda kaldıkları duygularını, düşüncelerini, itirazlarını, nihayet haykırma zemini bulduklarına inanan sıradan insanların haklı, makul, anlaşılabilir taleplerine, bu sosyal patlamayı kendi ideolojisi, siyasi görüşü, partisi, derneği, örgütü adına ranta çevirmeye çalışanların tahrikleri karıştı…

"Devleti" korumaya çalışanlarla, "iktidarı" korumaya çalışanlar… Muhalefeti iktidara taşımak isteyenlerle, iktidara darbe yapmak isteyenler… Suç işlenmesini önlemeye çalışanlarla, suç işleyenler…  Halkı korumaya çalışanlarla, katledenler… Herkes, her şey karıştı… Gençler öldü, öldürüldü; ve çocuklar…

***

Yine bir sabah…

Memleket, "Maksadı dışında kullanılan ayakkabı kutuları"yla tanıştı…

Ses kayıtları…

Montaj iddiaları…

Bakan çocukları…

Dokunulamaz, dokunulması teklif dahi edilemez sanılan "aile" mensupları…

Ev baskınları…

Soruşturmalar…

İstifalar…

Tehdit dolu manşetler…

Ve "milat";

Yaşananlar, "Yolsuzluk kisvesi altında Türkiye'de kaos ortamı yaratmaya çalışanların darbe girişimi"ydi.

"Bunlar haşhaşi"ydi.

"Sinsi"ydi.

"Virüs"tü.

"Devlete sızmışlardı".

"Hizmet", "cemaat" bir günde "paralel" olmuş; "FETÖ"leşmesine de ramak kalmıştı!

***

Başka bir sabah…

Sur, Silvan, Lice, Hani, Hazro, Bismil, Dicle, Bağlar, Kayapınar, Yenişehir, Kocaköy, Nusaybin, Dargeçit, Derik, Silopi, Cizre, İdil, Varto, Sason, Kozluk, Arıcak; Türkiye'nin bir bölümü "köstebek yuvaları"yla örülmüş gibiydi adeta… Hendekler, labirent gibi birbirine eklenmiş tüneller, cephane dolu dehlizler, bombalı tuzaklar…

Asker, polis ve korucuların bulunduğu 249 şehit verdik.

***

Bir gece ansızın…

F-16 uçmaya başladı başkentin üzerinde. TBMM bombalandı. Ankara Emniyet Müdürlüğü bombalandı. MİT'ten Genelkurmay'a hedef alınmayan "stratejik kurum" kalmadı.

O günden önceki 14 yılın "devlet" anlayışı, "millet" anlayışı hepsi Gölbaşı'nda yandı, bitti, kül oldu; yüreğimizle birlikte oracıkta gömüldü.

"Ordu-Millet" olmakla övünürken, ordusunun tankları milletinin üzerinden geçti; bin yıl geçse atlatılması zor bir travmaydı.

"Hocaefendi", "şarlatan"lığa ve "teröristbaşı"lığa terfi(!) etti; "Rabbim ve milletim bizi affetsin"di!

***

Ekonomide paradigma değişikliği tartışmaları…

Yargıda, "Adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun" sloganları…

Son 40 yılda mesaisinin en büyük bölümünü terörle mücadeleye adamış, binlerce şehit vermiş Türk ordusuna komuta etmiş kişilerin, takdir ve teşekkür dolu "Çözüm süreci" anmaları…

Derken…

"İktidar kulisleri" elçilerinin ağzındaki bakla düştü, akıbet göründü;

-     Efendim, bütün sorunlarımız kaynağı Gezi olaylarıydı, 17-25 kumpasıydı, hendeklerdi, 15 Temmuz'du… Hepsi geçti gitti… "İleri demokratikleşme" gündemimize dönebiliriz şimdi!

***

Soran çıkacak mı bakalım;

Gezi olaylarını, kaosa dönüştüren, "çadırların yakılması" olayı değil miydi?

PKK, o hendekleri, çözüm sürecinde kavuştuğu güçle kazmamış mıydı; Oslo'da itiraf edilen ve sonrasında yüzlerce asker, polis ve vatandaşımızın katlini yol açan "cephanelikler" çözüm sürecinde oluşturulmadı mı?

17-25 Aralık'ı yürüten polis, savcı ve hakimleri kim ve ne için o kadar "özel" yetki ve imkanlarla donatmıştı? Kim aynı dinlemeler, izlemeler "başka siyasilere" yapıldığında, aynı kumpas "orduya" kurulduğunda adeta bir "savcı" gibi sahiplenmişti yaptıklarını?

Keza 15 Temmuz; o tankların, tüfeklerin, jetlerin, üslerin, şimdi "terör örgütü" diye yaftalanan bir yapının eline geçmesi "ne istedilerse verilmiş olmasının" neticesi değil miydi? Kim ve neden vermişti?

***

Dünde takılıp kaldığım için sormuyorum milyon kere sorduğumuz bu soruları.

Aksine, hepsi "bugünkü" gidişattan duyduğum endişenin ifadesi.

Bu iktidarın her "ileri demokrasi" hamlesinin peşinden nasıl ağır bedeller ödemek durumunda kaldığımızı gayet net hatırladığımdan dolayı esasa ilişkin şerhimi de saklı tutarak, usulle ilgili naçizane anladığım bir konu var:

Türkiye'nin başına gelen bütün kötülüklerin müsebbibi Gezi, 17-25, Hendekler ve 15 Temmuz ise, nasıl olacak da, Gezi'de çadırların yakılması emrini verdiği iddia edilen, çözüm sürecinin temel aktörlerinden olan isim/kadrolara dönerek açacaksınız yeni ve demokratik ve adil ve müreffeh sayfanızı acaba?

Aynı kişi ve yöntemlerle hangi farklı sonucu alabileceğinizi sanıyorsunuz?

Ya da sanıyor musunuz sahiden de?

Yoksa…

Kafa mı buluyorsunuz bizimle?

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır ©
Yeni Çağ Gazetesi

İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel: (0212) 452 40 40
Faks: (0212) 452 40 58