2013 yılında genç ve nispeten daha iyimser bir insanmışım. O günlerde şöyle yazmışım: “Türk siyaseti kendisini Tayyip Erdoğan sonrası ikbale talip olma acziyetinden kurtarmalıdır.” Ne kadar masum bir cümle… İnsan kendi gençliğinin saflığını ancak yıllar geçince görebiliyor. Çünkü 2025’e geldik ve görüyoruz ki Türk siyasetinin bu konuda hiçbir acelesi yokmuş.
Hatta tam tersine, siyaset kurumu bir tür “acziyetle barışık olma terapisine” girmiş durumda. Üstelik kolektif bir terapi bu; grup seansları hâlâ devam ediyor.
Bugün hâlâ aynı yerdeyiz: İktidar varken iktidar olunamayacağını düşünenlerin ülkesi. Ve bu düşünceye sahip olanlar öyle mahcuplar ki bunu bir türlü açık açık söyleyemiyorlar. Bunun yerine siyaset biliminin en beklemeye dayalı yöntemine başvuruyorlar: “Zaman bizi haklı çıkarır, yeter ki hiç hareket etmeyelim.”
Muhalefetin önemli bir bölümü, 2013’ten beri değişmeyen bir siyasal öğretiyi neredeyse kutsal bir ayin ciddiyetinde sürdürüyor:
“Muhalefete muhalefet etmeyelim, yoksa iktidara muhalefet etmek zorunda kalırız.”
Bu formülün mucidi kim bilmiyorum ama belli ki memlekette ciddi bir takipçi kitlesi edinmiş. On iki yıldır aynı stratejiyle gidiyoruz:
Rakip yıpransın, biz kenardan izleyelim.
Rakip bölünsün, biz seyirciler arasında çekirdek eşeleyelim.
Rakip çökünce zaten meydan bize kalır!
Ne kadar güzel bir plan değil mi? Eğer bir ülkede siyaset sadece “karşı tarafın çökmesini beklemekten” ibaret olsaydı, bugün muhalefet külliyeyi çoktan boşaltmış olurdu. Ama gelin görün ki siyaset dediğimiz şey hâlâ toplumla ilişki kurmayı, risk almayı ve en önemlisi bir iddia taşımayı gerektiriyor.
Ama iddia başka bahara…
Özellikle 2025 muhalefeti, kendi içine o kadar kapanmış durumda ki artık “kendine muhalefet etmeyi” bile lüks sayıyor. Eleştiriye tahammül, risk almaya heves, vizyon sunma çabası… Hepsi eski bir şarkının unutulmuş dizeleri gibi.
İronik olan şu ki muhalefetin bugün hâlâ en büyük heyecanı, iktidar içindeki çatlakları takip etmek. 2013’te de öyleydi, 2025’te hâlâ öyle:
“AK Parti bölünecekmiş”,
“Bir kanat diğerine küsmüş”,
“Orada yeni hizip çıkmış”,
“Şuradan kavga çıkarsa siyaset bize kalır”…
Peki bu “kalma” meselesi nasıl bir şey? Meydan kalıyor kalmasına da kalana bakınca insan ister istemez düşünüyor: Bu meydan doğrudan teslim edilse bile burayı yönetmek için gerekli ekipman mevcut mu? Yoksa meydanı da “başkasının kavgasının sonucu kazanılan bir emanet” gibi mi taşıyacağız?
İşte asıl mesele burada başlıyor:
Muhalefet sadece iktidar olamıyor değil, iktidar olduğunda muhalefet etmeyi de bilmiyor. Çünkü muhalefeti hiç tecrübe etmeyen, hiç risk almayan, hep “bekleyen” bir siyasi akıl, iktidara geldiğinde de o bekleme kültürünü sürdürüyor. Siyaset bir noktadan sonra bir reflekstir; yıllarca gölgede pusuda kalan refleks de ancak gölgedeki pozisyonu yeniden üretir.
Zaten yıllardır bir grup siyasetçi var ki hâlâ tenhalarda pusuya yatmış bekliyordu. 2013’te de bekliyorlardı, bugün hâlâ bekliyorlar. Bekleme anlamında çok istikrarlı bir çizgi tutturmuşlar.
Ne güzel istikrar!
Peki bunca bekleyişin bir sonucu var mı? Yok.
Bir etkisi var mı? O da yok.
Ama bekleyişin bir konforu var, bunu teslim etmek lazım. Bekleyene hesap sorulmaz. Bekleyen bedel ödemez. Bekleyen yanlış yapmaz. Bekleyen iktidara da muhalefete de bulaşmaz. Ne siyaset ama!
2025’in muhalefeti hâlâ aynı yanılgıyla yoluna devam ediyor:
“Toplum iktidardan yorulunca zaten bize döner.”
Oysa toplum da artık muhalefetin bu “yorgun bekleyişinden” yorulmuş durumda. Eline geçen her fırsatta da bunu gösteriyor.
Çünkü toplum alternatif istiyor, iktidarın yıpranmışlığından daha yıpranmamış bir muhalefet görmek istiyor.
Ama muhalefet hâlâ kendi yıpranmamışlığını “enerji” zannediyor.
Halbuki bir muhalefetin en temel görevi, “iktidar olmaya çalışmak” değildir sadece. Aynı zamanda iktidar olabilecek bir kapasite, bir zihniyet, bir kadro ve bir iddia taşımaktır. Hatta daha sert söyleyeyim: Muhalefet, iktidardan önce kendisine karşı muhalefet eder. Kendi hatalarına, kendi atalete, kendi ezberlerine… Bunu yapamayanın toplumun karşısında inandırıcılığı olmaz.
Bir ülkede muhalefet kendisiyle yüzleşemezse, toplum da onunla yüzleşmek istemez.
2013’te yazdığım son cümlede şöyle demişim: “Bu halkı bu kadar ucuz gören zihniyet bu halkın tek alternatifiyse vah bize.”
Bugün bu cümleyi okurken artık sadece başımı sallıyorum. Çünkü 2025’te hâlâ aynı yerdeyiz ve işin daha vahim tarafı, bu “ucuz gören zihniyet” kendini hâlâ çok pahalı zannediyor.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir siyasal başlangıçsa -ki öyle- bu başlangıcın ilk adımı çok basit:
Muhalefet, muhalefet etmeye başlamalı.
Kendine.
Kendi korkularına.
Kendi gölgelerine.
Kendi pusuda bekleyenlerine.
Çünkü beklemekle sadece zaman geçiyor. Ve zaman geçtikçe siyaset değil, toplum yıpranıyor.
Belki bir gün gerçekten muhalefet etmeyi öğrenmiş bir muhalefet gelir. Belki bir gün iktidarı sadece “rakip yorulduğu için” değil “kendi güçlendiği için” isteyen bir siyaset çıkar.
Belki bir gün meydan ucuz hesaplara değil, gerçek iddiaya kalır.
Ama o güne kadar muhalefet hâlâ beklerse, hepimizin ortak kaderi aynı olacak:
Beklemek.