Ekim ayına mahsus çeşit çeşit bitki kokularının buhur gibi havada uçuştuğu bir iklimde yine bir film festivali, yine Antalya, yine Altın Portakal tutan heykelciklerin şehrin her köşesinde festivali fısıldayıp hatırlattığı o bir hafta, yine heyecanla yaşandı yine ödül heyecanı ile de bitti.
Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü ve TRT destekli yapımların Ulusal Yarışma filmlerinin nerdeyse yarısını oluşturduğu on iki filmin tamamını izledim. Ana jürinin önüne-arkasına, sağına soluna değil, en arkada oturan sevgili arkadaşım Sinema Yazarları Jürisi üyesi Sevin Okyay’ın yanında bir koltuğa oturduğum için beni göremeyen ve merak eden “public relations” lideri çalışkan ve özverili Batuhan Zümrüt’e başyardımcısı Berk ile her seans tekmil bile verdim!
Latife bir yana, daha ilk seyrettiğim andan itibaren “Tavşan İmparatorluğu”na tam tam destek verirken, “Barselo”daki gerçek tiplerle yaratılan gerçekçi atmosferi çok beğendim. Bir kamyon şoförü çocuğu olarak 1965’lerden itibaren garajları, kamyoncu kahve ve lokantalarını ve buranın ahalisini oluşturan sürücü ve muavinlerin ağır vasıta sertliği ve hantallığındaki yaşamlarına ve duygu dünyalarına yakından tanık olduğum için “Barselo”nun oyuncularına haksızlık yapıldığını düşünmeden edemiyorum.
“Aldığımız Nefes”, “Sahibinden Rahmet”, “Kanto”, “Kesilmiş Bir Ağaç Gibi” filmleri, oyuncuları ve filmin genel ve özel yapıları hakkında müspet düşüncelerim oldu. Aslında “Aldığımız Nefes”e baştan birazcık mesafeli durmuş olsam da düşündükçe hakkında olumlu yargıya vardım. Yan dallardan bir ödül değil, bana göre heba olan bazı önemli ödülleri alabilecek kadar iyi bir filmdi. Yetkin Dikinciler’i sansasyondan uzak duruşu, fikir ve dava sahibi bir oyuncu olarak ciddiye alsam da, “En İyi Erkek Oyuncu” ödülü, Cem Üzümoğlu (Sahibinden Rahmet), Sinan Albayrak (Kanto), Ahmet Varlı (Barselo), en favori adayım Alpay Kaya (Tavşan İmparatorluğu) gibi oyunculardan birine de verilebilirdi.
Büyük Jüri’nin seçimleri hakkında daha fazla yorum yapmak yerine Altın Portakal için söylenecek en önemli iki şeye geçmem daha iyi olacak. Bunlardan birincisi 62 yıldır yapılan festivalin bir açılış müziği olmaması. Festivalin “alamet-i farikası” olacak bu tür bir müziğin oluşturulması ciddi bir tartışma konusu yapılmalı. (Müziği kimin yapacağı konusuna katkıyı ise kaldığımız otelin festival masası görevlisi olan Cem Karatay yaptı. Cem, festival müziği düşüncemi, “Antalya Senfoni Orkestrası, her yıl düzenlenen Altın Portakal Film Festivali’nde kullanılmak üzere özgün bir beste üreterek festivale sanatsal bir katkı sunabilir” fikriyle destek verdi.)
İkinci konu, AKM Aspendos salonunudur ki, bu bahse geçmeden önce bir fıkra aktarayım: Otomotiv devi Henry Ford bir milyonuncu aracı satıp bir toplantı düzenlemiş ve ilk aracı sattığı bir numaralı müşterisini mikrofona çağırmış. İlk müşterisi Henry Ford’un gözlerinin içine bakarak şöyle demiş: “Sayın Ford, bana sattığınız arabanın kornasından başka her yerinden ses geliyor!”
Kalpten festivalimizin kalbimizi acıtan konusuna: Antalya Kültür Merkezi Aspendos salonu, festivalin ulusal ve uluslararası yarışma filmlerinin gösterildiği salon yani amiral gemisidir ama bu gemi artık su koyuveriyor. Aspendos salonunun seyirci koltuklarının, yansıtım (projeksiyon), perde ve sair sistemlerinin o Ford marka otomobildeki kadar olmasa da ses gelen veya ses geleceği yerden boğuntu, uğultu gelişi sadece beni değil, uluslararası festival yöneticisi konuklar ile bir salonun teknik altyapısının ne kadar önemli olduğunu bilen sinema yazarı arkadaşlarımı da rahatsız etti. En son 2013’te bazı rötuşların yapıldığını hatırladığım bu salonun oturma sıraları son derece sorunlu. Salonun bir duvarından diğerine perdeye paralel ve yekpare uzanan koltuklara geçebilmek için oturanların ayaklarını çiğnemek zorunda kalmak feci. Ayrıca küçük bir panik halinde salonun tahliyesi sırasında çok büyük sıkıntı yaşanabilir. Sanıyorum TÜRSAK’ın festival düzenlediği yıllarda Atilla Dorsay ile festival başkanı arasında salonun teknik altyapısındaki standart düşüklüğü ciddi tartışmaya sebep olmuştu. O günden bu güne neler yapıldı, analogdan dijitale geçilirken teknik alt yapı nasıl düzenlendi bilmiyorum ama deminim salona da “kalpten” bir dokunuş şart!

Hollywood soslu Yeşilçam melodramı
Trafik kazasında yaralanan Rus genci evlat edinen Türk bir anne ve ailesinin hikâyesini anlatan “Bi Umut” için ilk ağızda “Hollywood soslu Yeşilçam filmi" olmuş diyebilirim. Adile Naşit, Halit Akçatepe, Münir Özkul ve benzeri sanatçılarımızın taklidi tipler, bilhassa anne Gülsüm Kabadayı rolündeki Hülya Dutar’ın Adile Naşit-vari oyunculuğu çok iyi olmuş. Filmde Mehmet Esen’in biraz karanlık taraf geçmiş (günahkâr), Münir Özkul-vari baba rolü de dengeyi sağlamış. Fakat Bi Umut’un melodram dozu yüzde 99 bitter çikolata gibi keskindi. Filmin hikâyesinin, "damardan" ve "ağlatan" tabir edilen olaylar halkasına dönmesi zaman zaman sıkıcı gelse de hikâyenin kahramanlarından Rus gencin ölmüş olduğunu bilmemize rağmen kurtulacağını ümit ettirecek kadar iyi bir hikâye atmosferinin yaratılması durumu kurtarıyor. Bu da alkışa değer bir yönetmenlik becerisidir. Diğer yandan belden aşağısı sakat kalıp tekerlekli sandalyeye mahkûm olduğu için intihar eden gazi askere ait yan öykücük ise ana hikâyeyi yakacak kadar acıydı, ciddi dersler içeriyordu ve film boyunca akıldan hiç çıkmıyordu. Çünkü onun acısını kalbinde yaşayan bir baba vicdan azabına bizi de inandırıyordu. O babayı canlandıran Fikret Kuşkan faktörünün altını çiziyorum: eğer oyunculuğun nasıl eskimeyen, yitirilmeyen bir yetenek olduğunu tekrar keşfetmek istiyorsanız Bi Umut'u, tabii Kuşkan'ın kendiliğinden akıp giden harika performansını seyredin. Bi Umut’ta insanımızın geçeğinden, merhametinden, sağaltıcı gücünden yola çıkılarak sinema yapılmış ve ortaya sağlam bir Türk filmi çıkmış. Eğer uzun zamandan beri ailenizle sinema salonunda film izlemeye hasret kaldıysanız bu fırsat kaçmaz!