Yoksul damda oyuncak aramak!..

Arkamızda, Suriye sınırına doğru uzanan kıpkırmızı topraklar, yeşile hasret kalmış tenleriyle gökyüzüne son buharını savururken, kızıllaşmış bir güneş de, güne "eyvallah" edercesine o dağların, yani Bizans mağaralarındaki loş kayalıkların ardından son kez el sallardı...

Kızıllık, gri kayalıkların körlüğüne teslim olurken, güneş sıcağını bir zalim nöbetçi gibi geride bırakmak ister ve köle yaptığı günü tamamen teslim alacağını da sanırdı!..

Oysa yaşamın devinimi içinde bir kısırdöngüydü güneşin mutlak hâkimiyeti!.. Gökyüzünün ateşli hâkimi olsa da, aslında yaşamın çarkı içinde o da çaresizdi!..

Biz, yaz aylarında güneş batarken, 50 dereceye varan sıcaktan kurtulduğumuzu sanırken, cehennem aslında ısrarla mesai yapmaktaydı!.. Ta ki karanlık örtüsünü çekerken ve yıldızlar, vitrine dizilmiş küpeler gibi semaya saçılıncaya kadar!..

İşte o anda kardeşlerimizle, sıcaktan yalınayak yürüyemediğimiz beton avludan tahta merdivene doğru tırmanırken, omuzlarımızda yataklar, yorganlar ve kanaviçeli yastıklar olurdu... Sıcaktan mest olmuş bedenlerimizin gökyüzünde serinlik arayışının ilk çabalarıydı bu seremoni!..

Annemiz ise o an teneke kovadaki suyu kızgın dama savurmuş ve serinliğin penceresini açmasını beklerdi... Bir çalı süpürgesi, damda durmakta ısrar eden su gölcüklerini sokağa süpürürken, güneşin zerrecikleri de her zamanki gibi hayal olurdu!..

***

Gökyüzündeki serap!..

Akşamın geceye tamamen hükmetmesini beklemek için biz avlunun bir köşesinde, rengârenk bir çulun üzerine kurulmuş yoksul soframızda karınlarımızı doyururken, gözümüz gecenin keyif "taht"ına dönüşen damlardaydı...

Hani gecenin yorgun uykularında; kimi gaflet anlarında, kenarından avluya habersizce uçuverdiğimiz ve dibinde acı içinde kıvrandığımız damlarımız!..

Hani tahta merdivenlerinden bir çocuk çaresizliğiyle inerken, minik korkular da yaşadığımız yüksek damlarımız...

Yaz akşamlarında acının damaklarda isyan ettiği Urfa yemeklerini yedikten sonra bir kovadaki buz parçasının çevresinde, bize göz kırpan kırmızı erikleri kardeşçe paylaşırken bile aklımız nefes alabildiğimiz damlardaydı...

Gece, nefesleri idam eden sıcaklara tamamen rest çekmişken, iki katlı gecekondunun betonarme damında yan yana dizilmiş masmavi yataklar, gündüzün cehennemi ateşinin üzerine serpilmiş bir nehrin gölcüklerini andırırdı...

Çölde serap görmüş hissi uyandıran o kaygan saten döşekler, sıcakların gazabından geçmiş yaz gecelerinin, yanık tenlere konan masum ve can veren öpücüklerine de benzerdi...

Sanki kocaman dereleri, bayırları aşmışçasına; su yolundan dönmüş yorgun keklik yavruları gibi dizildiğimiz o yataklarda, satenin serinliğine sarılmışçasına uyumaya çalışırken, gözlerimiz bakır leğenden aşırmaya çalıştığımız kırmızı erikler gibi gökyüzünde fır dönerdi...

Olacak şey miydi ki gökyüzünü işgal eden yıldızları saymak?.. Yapılacak iş miydi sonsuzluğun damgalarıyla ve gökyüzünün gamzeleriyle çocukça hesaplaşmak?...

Damda yatıyorsanız ve çocuksanız, evet... Çünkü "Ay dede"nin adeta bir Hacivat-Karagöz perdesine lamba tuttuğu o gecelerde, iddiaya tutuştuğumuz en komik konu "Noel Baba"ydı!..

Hani geyiklerin çektiği rengârenk arabasında, yıldızların arasından süzülerek, bayram sevinciyle damlara konan Noel Baba... Gelecek miydi acaba, yoksul yataklarda zengin rüyaları gördüğümüz o serin gecelere?..

İyi insanların; yoklukların cenderesinde, çaresizce yaşadığı Kötüler Mahallesi'nin semalarından da geçecek miydi Noel Baba?..

***

Gazellere isyan geceler!..

Eminim çamurdan, telden ve ağaç dallarından oyuncaklara mahkûm çocukların, yokluğun ezikliğiyle düştükleri bir travmaydı bu rüya...

Eşek hamallarının zerzevat taşıdığı, el arabalarında karpuz pazarlandığı o sokaklarda, geyiklerin çektiği arabalar çok abartılı bir bekleyişti...

Çünkü televizyonun olmadığı bir mahallede; sararmış bir ampulün aydınlattığı elektrik direğinin altında "sobe" oynamayı en güzel eğlence sayan biz çocuklar, yorgun argın düştüğümüz döşeklerde, yalnızca "oyuncak" düşleri kurardık... Çamurdan kamyonlardan, telden arabalardan ve tahta atlardan kurtulmak için...

Biz, babalarımızın ekmeğe ancak mayın korkusuyla erişebildiği o mahallede, rüyalarımızı süsleyen oyuncaklara hiçbir zaman ulaşamadık... O yüzden geceler hep yarimiz oldu ve de yıldızlar hep ulaşamadığımız ama bizimle neşeyle oynayan oyuncaklarımız...

mehmet-farac-2.-ve-3.jpg

***

"Dağ yatısı"nda notalar!..

Kötüler Mahallesi'nin tam arkasında Bizans harabelerinde; Süryani mağaralarında "dağ yatası"na gelmiş esnaf takımının gazellere isyan yüklediği yaz gecelerinde, vadilerde çınlayan hoyratlar da, yıldızların aydınlattığı gökyüzünde adeta notalar çizerdi...

Oyunumuza neşe katardı müzik ve uzaktan hoş gelen keman sesleri, boğazımızda düğümlenen ağıtlarımıza yay çekerdi!..

Yine de yıldızları gazellere yoldaş etmek, serinliğin hasretinde kucakladığımız gecenin, bitmesini istemediğimiz oyunlarıydı...

Kulağımız bir Divan gazelinin acımtırak nefesine kilitlendiğinde, içimiz burkulursa eğer; nağmeler gökten kayan bir yıldızın belki ölüm marşına da dönüşürdü!..

Biz işte gazelin şivana döndüğü o gecelerde, semaya ağıt gönderen nağmeleri dinlerken yarınlarımızı da unuturduk, hiç bitmeyen, oyuncağa hasret yoksulluğumuzu da...

Çünkü Kötüler Mahallesi'nin gizemi içinde üç derin ve acı çıkmazımız vardı; kaçakçı babamızın jandarma korkusu, bizi yaz boyu teslim alarak nefessiz bırakan sıcaklar ve kovalarla su taşıyan annemizin çığlığı andıran çilesi...

Urfa'da, yaz deyince aklıma bunlar geliyor işte... Söyler misiniz; Tatarcık sineklerinin "Şark çıbanı" uğruna briket duvarlarda pusuya yattığı, kanalizasyonların açıkta aktığı, yoksulluk ve geri kalmışlığın yaşamla dans ettiği Kötüler Mahallesi'nde, sıcak günlerden serin gecelere Noel Baba düşleriyle atlamaya çalışırken haksız mıydık?..

Aradan yıllar geçti; bakıyorum da çok haklıymışız... "Korku imparatorluğu"nun her kesimden işbirlikçi zavallıları oyuncak haline getirdiği bu ülkede, yıldızlarla oyun oynamak çok masum bir rüyaymış... En azından başımız dikmiş, gözümüz özgürlükteymiş!..

Yazarın Diğer Yazıları