Bu hafta, Mahfi Eğilmez’in “Distimi” başlıklı yazısını okuduktan sonra, Hatay’da üç yıldır evden çıkmayan Barış’ın haberi ve uyuşturucu operasyonunda saç ve kan örnekleri alınan ünlülerin depresyon hapı kullanma itiraflarıyla başlayan “ülkede depresyon hapı kullanmayan kalmadı” sohbetleriyle, konuşma konularının öne çıkan başlıklarından biri oldu depresyon. Yapılan sohbetler, depresyonun artık bireysel bir mesele değil, toplumsal bir salgın haline geldiğini de ortaya çıkardı.

Son 10 yılda depresyon ilacı kullanımı yüzde 60’tan fazla artmış.

Bu, sadece bir sağlık istatistiği değil; toplumsal huzursuzluğun, adalet duygusunun zayıflamasının, ekonomik belirsizliğin bedenselleşmiş halidir. İnsanların iç dünyasında çöken şey, aslında ülkenin ruhudur.

Adaletin erozyonu, ruhun yorgunluğu

Platon, “Devletin düzeni, insan ruhunun düzenine benzer” der. Eğer toplumda adalet duygusu kayboluyorsa, insanlar kendi iç dünyalarında da dengesini yitirir. Bugün tam olarak bunu yaşıyoruz. Adaletin yalnızca mahkeme salonlarında değil, gündelik hayatın her alanında eksildiği bir dönemden geçiyoruz. Bir çalışanın emeğinin karşılığını alamadığı, liyakatin yerini kayırmanın aldığı, dürüstlüğün “saflık” olarak görüldüğü bir ortamda kim huzurlu kalabilir ki?

Ekonomik kriz, cebimizden önce vicdanımızı aşındırıyor. İnsanlar artık sadece daha az kazandıkları için değil, daha az değer gördükleri için de mutsuz.

Albert Camus, “Gerçek bir felaketin ardından hayatta kalmak, genellikle yavaş bir intihardır” der. Biz de son yıllarda, ardı ardına gelen krizlerin içinde yavaş yavaş soluyoruz. Ekonomik belirsizlik, adaletin erozyonu ve güven kaybı, toplumun kolektif ruhunu kemiriyor. Artık depresyon, sadece bireylerin değil, bir ülkenin hastalığı haline geldi.

Adil hissetmek

Mahfi Eğilmez’in “Distimi” yazısında altını çizdiği gibi, Türkiye artık majör bir ekonomik depresyon değil, kronik bir mutsuzluk halinin içinde. Ne tamamen çökmüş, ne de iyileşebilmiş bir durumda. Sürekli bir düşük moral, kalıcı bir isteksizlik hali hâkim. Eğilmez, bu tabloyu “ekonomik distimi” olarak tanımlıyor. Yani uzun süredir süren, düşük yoğunluklu bir ruhsal çöküş.

Bu tespitin merkezinde aslında yalnızca psikoloji değil, adalet duygusu var. Çünkü insanı en çok yoran şey yoksulluk değil; emeğinin karşılığını alamadığını, hakkının teslim edilmediğini hissetmesidir. Adalet eksildiğinde, umut da eksilir.

Toplumsal ruh sağlığı, sadece terapi odalarında değil, adaletin tesis edildiği, emeğin karşılığını bulduğu, insanların birbirine yeniden güvenebildiği bir düzende iyileşir. Ekonomik toparlanma rakamlarla değil, insanların yeniden gülümseyebilmesiyle de ölçülür.

Bu yüzden yeniden “adil hissetmek” oldukça önemli. Çünkü adalet duygusu, bir toplumun ruhsal bağışıklık sistemidir. O zayıfladığında, enflasyondan önce moral, bütçeden önce vicdan çöker.