Sonumuz iyiye gitmiyor!

A+A-
Evren Devrim ZELYUT

Ekonomide büyük sorunlarımız var çünkü temelinde eğitim sistemimizin çökmüş olması yatıyor. Mevcut eğitim sistemi nitelikli insan yetiştirmiyor. Böylece firmalar kaliteli personele kavuşamıyor. Sonuç olarak üretilen malların çoğunluğu düşük teknolojili mallardan oluşuyor.

Türkiye, bol bol beton, tekstil ve lego misali montaj imalat yapıyor. Yaratıcılık ve yüksek teknoloji sanayide görülmüyor. Bu işin sonunda da firmalar ihracattan yeterli parayı kazanamıyor, ülke fakirlik, enflasyon ve işsizlikle boğuşuyor.

Üstüne bir de 'yandaşlık hastalığı' ile sınırlı sermaye kaynaklarının belirli kesimlere akması, savurganlık ve lüksle beraber devasa bütçe açıklarının verilmesine neden oluyor. Bu açıklar da geleceğimizi ipotek altına alan borçlar ve zamlarla kapatılırken fatura yine halk tarafından ödeniyor. 

Bütün bu olumsuzlukların yaşanmasına rağmen, tek tesellimiz gelecekte bu işlerin düzelebileceğine dair umutlarımız olabilirdi. Ancak bu umutları da yok eden çok tehlikeli bir gelişme yaşanıyor.

Osmanlı torunu olduklarını iddia edenler gerçekten onun çöküş izlerini birebir takip ediyor. Koca Osmanlı nasıl çökmüştü? Medrese (Üniversite) sisteminde akli ilimlerin çıkartılıp, nakli ilimlerin gelmesi ile denge bozulmuştu. Medreselerde hak etmeyenler hoca yapılmış, böylece hem müfredatı hem hocası zayıf bu kurumlar bilim ve teknoloji üretememiş, bunun sonunda Osmanlı batı ile girdiği ekonomik ve askeri yarışta geri kalarak, önce batıdan aldığı borçlarla onun mali kölesi olmuş, sonra da toprakları tek tek elinden alınarak parçalanmıştı.

Osmanlıdaki bu kötü gidişi görüp uyarılar yapanlar da olmuştu tabi. Gelibolulu Mustafa Âlî'nin (1541-1600) ünlü eseri Künhü'l Ahbâr (1591-1598) bunlardan birisidir. Burada Osmanlı'nın eğitim  sistemindeki yozlaşmanın nasıl başladığına dair önemli saptamalar bulunur.

"Mustafa Âlî, müderrisliklerin ve kadılıkların rüşvet ile alınıp satılır hale geldiğini, bu makamlara geçmekten amacın "mal mülk biriktirmek, siyasî otoriteye hoş görünüp kendi çıkarlarını gerçekleştirmek" olduğunu söyler. Devlet, lâyık ve hakkı olana değil, rüşvet verene ve koruyucusu olanlara müderrislik, yani öğretim üyeliği ve kadılık görevlerini vermektedir. Bilenle bilmeyen, erdemli olanla olmayanlar ayırt edilmemekte, aksine, bilenler ve bir bilimsel makama getirilmesi gerekenler kıyıya köşeye itilmektedirler. (1)"

Osmanlıda konuyla ilgili önemli bir tespitte Koçi Bey'in IV. Murat'a sunduğu 1631 tarihli Risale'sinde görülür. Burada 'Medrese Sistemi'nin nasıl bozulduğunu anlatır. Önerilerde bulunur:

"Koçi Beye göre de, medreselerin başlıca bozulma nedenleri, "cahil ile âlim arasında fark gözetilmeden müderrisliklerin para ve hatır gönül yoluyla lâyık olmayanlara verilmesi, başka deyişle mülâzemet yolunun bozulmasıdır."

Ayrıca, 'mülâzemetlerin çok verilmesi' de sayıca fazla, fakat yeteneksiz müderrisin türemesine yol açmıştır. Oysa, müderris tayininde para, hatır gönül, kıdem, yaş, soy-sop değil, yalnızca adayın 'bilimsel gerçekleri ortaya çıkarabilme gücü' dikkate alınmalıdır.(2)"

Sonumuz iyi değil diyoruz zira yukarıda yazdığımız, koca Osmanlıyı hasta edip çökerten gerekçe, ne yazık ki son yıllarda Türkiye Cumhuriyeti'nde de kuvvetli bir şekilde karşımıza çıkmaya başladı. Bakınız son örnek Boğaziçi Üniversitesi oldu. Türkiye'nin ekonomisine en kaliteli personeli yetiştiren bu güzide kurumumuza dışarıdan bir rektör atandı. Bu atamaya yönelik öğretim üyeleri bakın neler dediler:

*Üniversitelerin herhangi bir kişi ya da kuruluşun etki veya baskısına maruz kalmaması ve siyaset aracı olarak kullanılmaması, bilimsel ve toplumsal gelişim açısından vazgeçilmezdir.

*Üniversitelerde karar alma yetkisinin demokratik yöntemlerle seçilmiş kurullarda ve akademik yöneticilerde olması özerklik için şarttır. Rektör, dekan, enstitü müdürü, yüksekokul müdürü, bölüm başkanı gibi akademik yöneticiler atamayla değil seçimle belirlenmelidir.

*Üniversitelerin, özerk anayasal kurumlar olarak, akademik programlarını ve araştırma politikalarını öğretim elemanlarınca ve/veya üniversite kurullarınca kararlaştırılarak belirlemesi, bilimsel özgürlüğün ve yaratıcılığın şartlarındandır.

Durum gayet açık değil mi? Demokrasi ve liyakat olmadan bilim ve teknoloji olmaz. Bilim ve teknoloji olmadan güçlü ve zengin bir ekonomi olmaz. Güçlü ve zengin bir ekonomi olmadan güçlü devlet olmaz. O zaman yapılması gereken nedir? Bu gereken yapılmıyorsa sonumuz sizce nereye gidiyor?

(1)-(2)Prof. Dr. Yahya AKYÜZ - 17. Yüzyıldan Günümüze Türk Eğitiminde Başlıca Düzenleme ve Geliştirme Çabaları.

 

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır ©
Yeni Çağ Gazetesi

İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel: (0212) 452 40 40
Faks: (0212) 452 40 58