“Bedelli” demeyin bari

A+A-
Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

Şapkadan çıkardığı tavşanı takdim eder gibiydi:
Sürpriiz!
Hiç şaşırtmadı halbuki.
“Fakir çocuğun askerlik yapması, zengin çocuğun bedel ödeyerek askerlik yapmaması olmaz”  dediği gün  “olacağını” anlamıştık hepimiz!  “Dün dündür, bugün bugündür”, 12 yıldır “U” dönüşü yapmadıkları tek stratejileri.
***
Hatırlar mısınız  “O da Mehmet” diye bir yazı yazmıştım; Sare Davutoğlu’na.
Arka arkaya  “gün ortasında karanlık kurşun” larla şehit edilen  “Mehmet” lerin cenazeleri geliyordu ay-yıldıza sarılı. Öfkeye, isyana dönüşmüştü toplumda acı.
Oğullarının adı da Mehmet ya, ona atıfla,  “Alın oğlunuz Mehmet’i karşınıza, bakın” demiştim;
“Ya ’Birkaç Mehmet’ten biri o olsaydı?
Sarılın, koklayın.
Kolay mı? PKK’ya bağışlanır mı?”
Bağışlanmayacağını anlamışlar da tamamen yanlış anlamışlar;
“Bastır parayı, kurtar sizin Mehmet’lerin canını”  değildi ki o seslenişin amacı!
***
Ya bizim Mehmet’ler?
Felaket tellallığı yapmak istemem ama hazırlıklı olun; çünkü bu soru var ya,  bu  “Ya bizim Mehmet’ler?” sorusu, başınıza ördüğünüz çorabın ilk ilmiği!
Üç vakte kalmaz,  “ben” diye çıkar Mehmet’in biri:
- Senin evladın kariyerinden olmasın, düğünü-derneği ertelenmesin, sana torun-tombalak versin diye mi dul bırakmayı göze alacağım ben doyamadığım yarimi?  Bunun için mi “doğmamış evladım yetim mi kalır, tek direği olduğum ana-baba ocağı başlarına mı yıkılır” hesap etmeden “vatan borcu” nu ödemeye koşacağım cepheye! Tek ben mi “borçluyum”  bu ülkeye?
  “Ben” diyecek bir Mehmet annesi;
- Ben de dokuz ay karnımda taşımadım mı yavrumu senin gibi? Ben de çekmedim mi aynı doğum sancısını, ben de başında beklemedim mi geceler boyu, ben de sakınmadım mı saçının telini; senin doğurduğunu, benim doğurduğumdan ayıran ne?
Hazmedemeyecekler bu “ölümüne”  eşitsizliği,  reddedecekler vatandaşına cüzdanına göre muamele eden rejiminizi!
Demedi demeyin;
Bu memleketin çocuklarının davul-zurnayla gidip, gururla, onurla, şerefle yaptıkları “vatani görev” lerini, algıda “enayiliğe” indirgediğiniz için orduya asker bulamayacak hale geleceksiniz!
Hayır, Türkiye bir Lüxemburg, Monako filan olur anlarım da;  kavga etmediğiniz ülke kalmadı etrafınızda. Sınırlar cayır cayır, savaş kapıda, terörün her nevisi kapıdan içeri çoktan girdi; bu şartlarda neyinize güveniyorsunuz da alıyorsunuz bu riski?
 “Ak kefenliler”e mi?
***
Biçtiğiniz de  “bedel”  olsa bari:
 “Batan geminin malları” piyasasında “sattığınıza” göre tezkereyi;
 “AK-SARAY” ağır geldi de, batıyor mu sahiden gemi?
Böyle devam edin;
 “Muhalif” deyin, “terörist” deyin, “gezici” deyin, “paralel” deyin, “meridyen” deyin; deyin oğlu deyin, milletin ali menfaatleri için yapılan bir tek uyarıya bile kulak kabartmayın iyi mi?
Devam devam;
Aman  “önce vatan”  demeyin;  “önce can” !
Milli Güvenlik, beka da ne ola, “lider” siniz siz, çıkabilir mi size yan bakan bu coğrafyada! Muktedirin tek kaşını kaldırması yeter dize getirmeye en kesif orduları!
Ne diyeyim;
Dilerim, Yüce Tanrım tez zamanda, kaybedilmiş bir vatanda değil “hayatını kurmak” ; o 18 bin liranın hayatta kalmaya, nefes almaya yetmeyeceğini idrak ettirir de, ödün veremediğiniz konforunuz için bile şart olduğunu anlayıp dört elle sarılırsınız vatan savunmasına! Ankara kalesinde işgal ordusu bayrağı dalganırsa bir gün, değil 18 bin, 18 milyarınız olsa yetmez sizi “yaşatmaya” !
***
Bir de hakaret eder gibi “bedelli” deyip durmayın şuna!
 Tunceli-Çiçekli’desin mesela; çatışma çıkmış. Roketatar yağıyor üzerine; sağına soluna “can” lar düşüyor; “canları” uçuyor, kan revan içinde bedenleri kalıyor geride. İçine ölüm kokusu doluyor; “7 arkadaşın şehit” diyorlar; “sen kurtuldun” ! Halbuki en uzun esaretin başlıyor o anda, yaşamak ölümden beter oluyor sana... Bu işte askerliğin “bedelli” si!  Bir hastane odasında açıyorsun gözlerini; ne zaman kapatmıştın bilmiyorsun. Sormak istiyorsun; ne dişin kalmış, ne dilin, konuşamıyorsun. Dipsiz bir sessizlik kuyusuna atılmışsın sanki; insanlar geliyor gidiyor, kapılar açılıyor, biri ötekine bir şeyler söylüyor duymuyorsun; sağır olmuş kulakların! Kıpırdanayım diyorsun; kolun-bacağın felç... İşte bir “bedelli” askerlik hikayesi!
Şırnak’tasın... Ardından kurbanlar keserek yollamış komutanların; operasyondasın. Cehennem Deresi... Yağmur... Çamur... Gayret; tek sırayı bozmadan yürümeye çalışıyorsun. Gümmmmmmm... Ayağın yok... Senden kalanı sırtlayan arkadaşlarının omuzlarında, dayanılmaz acılara dayanmaya çalıştığını hatırlıyorsun en son... Kendine geldiğinde yeni senle tanıştırıyorlar seni:
Gazi!
Bu işte askerliğin  “bedelli”si!
Siirt’tesin mesela; Eruh. Yokluk içinde büyüyüp tam elin ekmek tutmaya başladığında, bir Anneler Günü,  “Anneme en güzel hediyeyi vereceğim”  diye çıkmışsın yola... Kocaman, bayrak kırmızısı bir  “paket” annenin kapısında; içinde sen! Bu işte o yaşlı kadıncağızın neyin bedeli bilmeden ödediği!
Binlerce ödenmiş  “bedel” var böyle; Edirne’den gir Van’dan çık, nerede bir sıvasız ev görürsen, nerede buz gibi havada bacası tütmeyen, camları kırık bir fakirhaneye rast gelirsen içine bak; mutlaka ay-yıldızlı fonda, pırıl pırıl bakan bir çocuğun resmi asılıdır duvarda!
- Nerede şimdi?
- İleriki mezarlıkta; bedelli!
Onun için demeyin...
Sizinki bu ülkede  “bedelsiz yaşama pirimi” !

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları