Müslümanlar cehâletlerinin kurbanı olmuşlardır

A+A-
Durmuş HOCAOĞLU

İsrâiliyyât’tan, Nasrâniyat’tan, Zerdüştlük’ten ve daha birçok kanallardan gelen te’sirlerle mitolojik bir nitelik kazanan Yaşanan İslâm, Bu-Dünya’yı mü’min ile Allah arasında bir engel olarak telâkkî ve O’nu ve O’na âit ve müteallık hemen herşeyi tel’în ettiğinden Müslümanların O’na sırt çevirmesine sebebiyet vermişti. Hâlbuki, İslâm, bu kâinatı, Allah’ın varlığına “âlem” - yâni delîl - addetmekle “Âlem” adını vererek onore etmiş ve O’nu insana bir hâkimiyet sâhası olarak tahsîs etmişti. Evet, Bu-Dünya’nın “kirli, mezmûm ve makbûh” bir yanı vardı ve her zaman da var olacaktır, ama bu, Ülgener’in tâbiriyle “içte”, yâni dünyanın maddesinde değil, “dışta”, yâni dünya ile kurulan ilişkide ortaya çıkan bir kir olup, onlar da Üexküll’ün “beslenme, üreme ve düşman” dan mürekkep “Fonksiyon Çemberleri”nin insan dünyasındaki yansıması olan “Siyâset, Ticâret ve Şehvet” te tezâhür eder. Aksini kabûl etmek, Allah, İnsan’ı İlk Günah yüzünden, mâhiyeti îcâbı kötü ve bir günah menbâı olan bir yer olan Arz’a sürgün etmiştir diyen Hıristiyanlığın tezini kabûl etmek demektir ki bu, Allah’a ap-açık bir bühtandır.
Ancak netîce böyle oldu; Dünya’ya sırtını dönen Müslümanlar, cehâletlerinin kurbanı oldular ve ilâhî bir cezâya çarptırıldılar.      
Bir evvelki yazımda dediğim gibi, haydi daha evvel olsa neyse denebilir; ama XV. asırda matematik ve fizik câhili olan Avrupa’nın bu sâhalarda patlama yaptığı XVII. asırda böyle bir cehâletin sonuçları ölümcül olmaya mahkûmdu. Şundan ki, o asırdaki gelişmeler, daha evvelki asırlardakilerden, ’mâhiyet’bakımından radikal olarak farklı idi. Bu farklılık  “modernite”  dediğimiz şeydir. İmdi, buradaki ’mâhiyet’in üzerinde biraz duralım: Mâhiyet (entity) bir şeyi o şey yapan ve diğer şeylerden farklı kılan şey demektir; farklı bir mâhiyet, farklı bir varlık demektir ve her mâhiyet değişimi de, kemmî (kantitatif, niceliksel, sayısal) bir birikimin keyfî (kalitatif, niteliksel) bir hâle tahavvülü olan diyalektik bir süreçtir aslında. Söz gelimi, buzun ısıtılması, buz, buz olarak kaldığı sürece sâdece kemiyete tekabül eden bir süreç olduğu hâlde ısıtılma ameliyesi devam ettiği takdirde buzun suya dönüşmesi ile katı hâl keyfiyetinden sıvı hâl keyfiyetine geçilmiş olur. İşte XVII. asır öncesinde, Türk-İslâm dünyası arasındaki fark, kalitatif bir fark idi - sıcaklıkları farklı da olsa iki tarafın da buz olması gibi -; ne var ki, XVII. asırla birlikte, Batı’nın kantitesindeki sürekli artışın yol açtığı sonuç, bir keyfiyet dönüşümü, yâni, bir hâlden bir başka hâle tahavvül intâc etmişti - daha doğrusu bu süreci tetiklemişti; çünkü asıl meyveler daha sonraki asırlarda devşirilecektir.
İşte  “ölümcül sonuç”  dediğim şey budur: Batı bu şekilde, bir dünyadan başka bir dünyaya geçiyordu, biz ise eski dünyada kaldık.
Batı’nın yarattığı  “Yeni Dünya”  ile bizim içinde hapsolduğumuz  “Eski Dünya” arasındaki fark, “ilim” den kaynaklanmaktadır. İmdi buradaki  “ilim”  kelimesi gerek kavram ve gerekse de muhtevâ olarak “Eski Dünya” dakinden kökten farklıdır; “Eski Dünya” da da şüphesiz bir ilim var idi, ama bugünkü mânâ, muhtevâ ve kıymetine ve vazgeçilemez yerine, ancak Batı medeniyeti ile ulaşmıştır. Mümtaz Turhan’ın dediği gibi,  “Hakikatte ilim, garp medeniyetine gelinceye kadar başka hiçbir medeniyet ve kültürde ne bugünkü rolünü oynamış, ne de onun esas unsuru veya ilk şartlarından biri olmuştur. Zaten bugün anladığımız mânada bir ilim, eskiden mevcut olmadığı gibi hiçbir medeniyette de bu derece inkişaf edememiştir.” [4]
Ve bizim felâketimiz de, bizim duraklamamızdan ziyâde Batı’nın ilerlemesinden neş’et etmiştir; öyle olmasaydı bu trajediyi yaşamayacaktık, arada bir fark olacaktı belki, ama bu fark ölümcül sonuçlara yol açmayacaktı. Belki yine toprak kaybedecektik, yine zirveden düşecektik, yine küçülecektik, ama asıl ölümcül olan bunlar değil; ölümcül olan şu ki, biz bir medeniyet kaybettik, medeniyet olarak iddialarımız bitti, tükendi, dibe vurdu; çünkü Batı’nın “challenge” ına karşı cevap veremedik: Batı medeniyeti, İslâm medeniyeti de dâhil olmak üzere, dünyadaki bütün medeniyetleri ezdi geçti, dünyadaki bütün medeniyetlerin tezlerini, iddialarını sildi-süpürdü; onları kadük, anakronik hâle getirdi ve bunun netîcesinde, Arz’ın Lordu oldu. Ve yine bunun bir netîcesi olarak, dünyadaki bütün halklar, bütün milletler, bütün kültürler, şu veya bu şekilde, Kur’ân’daki terimle, velev kerhen, velev tav’an, ama kat’î sûrette Batılılaştılar; Batılılaştılar, ama hemen hepsi de sefîl bir Batılılaşma, yâni  “Lümpen Batılılaşma” yaşadılar - Türk Batılılaşması gibi.
Hâsılı, Müslümanlar cehâletlerinin kurbanı olmuşlardır ve bu keyfiyette esas îtibariyle değişen pek de bir şey yoktur günümüzde.

Yazarın Diğer Yazıları