"Ne mutlu" onlara

A+A-
Sadi SOMUNCUOĞLU

Sene 1918... Vatanın her köşesi muhtelif düşman kuvvetleri tarafından işgal edilmekte... İstanbul da İngilizlerin payına düşmüş. Sokak sokak, ev ev baskınlar yapılmakta... Cephelerden dönenler, işgal sahalarından geri çekilenler, yaralıların yürek sızlatan manzaraları... Hasılı bir facia yaşanmakta İstanbul'da.

Millî ruhun ve ülkünün sembollerinden merhum Ahmet Hikmet Müftüoğlu bu hali yaşayanlardan biri. Gördüklerini şöyle yazıyor; ve diyor ki;

"Mekteb-i Harbiye'nin yüksek kapısının önümdeki otomobillere, eşya arabalarına şilteler, karyolalar yükleniyordu. Herkes gibi gayr-î ihtiyari ben de durdum. Arka tarafımda; iki adam yavaşça mırıldanıyor. '... Mektebini işgal ediyorlar'... Gözlerde meyus bir sükûtun bütün esrarı ağlıyordu. Kaşlar çatılmış, yumruklar sıkılmış, dudaklar titriyordu.

İki kadın:

- Bakın şu zavallı askerlere! Sokak ortasında..."

Yazıda; Varna, Mohaç, Bizans, Kosova ve Mercidabık zirvelerinden, bitkin bir halde çamurlar içine düşüşümüz dile getiriliyor. "Mekteb-i Harbiye"nin boşaltılışı anlatılırken yüreğimize saplanan hançer gibi bir sahne çıkıyor ortaya. Allah kimseye göstermesin denecek cinsten olan bu sahne şöylece ifade ediliyor:

"Tam o sırada kapıdan bir çavuş göründü. Etrafına ürkerek, utanarak bakındı. Kolları arasında uzunca bir şeyler saklıyordu;

- Of! dedim. SANCAKLARIMIZ!"

Ölümsüz insan Ahmet Hikmet Müftüoğlu, işte böylesine iç yakan hadiselere şahit oluyor. Biri var ki, bize o lâzım. Aynen alıyorum:

"Sıra hastalara gelmişti. Bunlar yekdiğerlerine tutunarak birer gölge gibi duvara siftine, inliye, ıkına orada duran arabalara tırmanmaya başladılar. Pek kımıldanamayanların koltuklarına arkadaşları girdiler. Arabanın biri o küçük yokuştan indi. Tramvay yolunda tam karşımda durdu. Bu dakikada, yatan yaralılardan biri fırladı. Çömelenlerden birine hiddetle ve şiddetle, bir tokat indirdi. Akabinde ikisi de arabanın içine yuvarlandılar. Dayanamadım, yanlarına sokuldum:

- Hemşerim! ne oldunuz? Ne var? Herkes size bakıyor, dedim. Tokadı atan, pos bıyıkları altında, uçuk dudakları titreyerek ve gazapla soluyarak dedi ki:

- Bak efendi, bak şuna! 'Artık din bitti, Millet bitti diyor'. Bârî Teâlâ'dan

ümidini kesiyor.

- Çek arabacı!

Yağmur çiseliyordu ve ben ağlıyordum."

İşte bütün mesele bundan ibaret.

Vatan işgal altında, Beşerî âlemde son sığınak Mekteb-i Harbiye; sancağın da, yaralıların da barınağı olmuş. Ama düşman yaman gelince, orası da boşaltılıyor. Ruhlarda korkunç bir çöküntü başlamış. Bitkin vaziyette ki, "Herşey bitti" diyen askere, yanı başındaki, perişan haline bakmadan tokadı indiriyor.

"Bârî Teâlâ"dan ümit kesilir mi hiç!..

O şartlarda bile çakabilen şimşek gibi bir hakikat: İslâm'ın esası, Türk'ün mayası.

O posbıyık altında, uçuk dudakları titreyen ve gazapla soluyan var ya... İşte  bu küçük Anadolu, O'nun, onların eseri.

Allah korusun, o "her şey bitti" deyip de tokadı yiyen var ya... O'nun, onların dediği olsaydı, bugün neyimiz kalırdı? Biz kul olarak doğru bildiğimizi yapmakla, bu yolda mücadele vermekle mükellefiz. Takdir Yaradan'ındır. Neticenin ne olacağını o bilir, O tayin eder. Bizim mesuliyetimiz 'inandığımız yolda' üzerimize düşeni yapmaktan ibarettir.

Demek ki neticelerden önce; doğru olan için, doğru olanı, doğru yoldan yapmak esastır.

Bu birkaç cümlecik içine sığan müthiş hakikat, tılsımlı kudretin de kaynağıdır. Türk-İslâm ülküsü diyenler, bunun gerçekten şuurunda olanlar "tılsımlı kudret"le tanışanlardır.

Ne mutlu onlara... Ve onların omuzları, her şeyiyle ne Anadolular taşıyacak!"

Ve bugünler...

Bu yazımız, A. Hikmet Müftüoğlu'nun 98 yıl önceki bir hikayesinden alınan ilhamın eseridir; 33 yıl önce, Mayıs 1983'de  "Töre" dergisinde yayımlanmıştır. 1983'ü hatırlayalım; 12 Eylül darbesi olmuş, ülkeyi bir cunta yönetiyor. Anarşinin kökü kazınmış; ama sınırsız gözaltılar, işkenceler ve hukuksuzluk, toplumu huzursuz ediyor. Şimdi, 15 Temmuz 2016'da kanlı bir darbe girişimi oldu. Bu iki darbe amaç açısından kıyaslanamaz. Zira birincisi Türkiye Cumhuriyeti'nin taşıyıcı kolonlarını güçlendirme, ikincisi ise endişe verici bir yıkım çabası içinde görünüyor. Ülkeyi, bölücü terör içeride ve dışarıda kuşatmış vaziyette. Şehitler geliyor, bekamız tehlike altında. Buna rağmen darbecilerle mücadele adı altında kamu görevlileri sorumsuzca ve kitle halinde tasfiye edilmektedir. Kantarın topuzu öylesine kaçmıştır ki, MHP yönetimine muhalif oldukları için Yavuz Selim Demirağ, Servet Avcı, Adnan İslamoğulları ve Kürşad Zorlu gibi milliyetçi ülkücü gazeteciler bile gözaltına alınabilmektedir. Ülke büyük bir kargaşa ve karanlık içinde.

Peki "her şey bitti mi", asla... 1918'de, ümidimiz hariç her şeyimizi kaybetmiştik. Ama "inançlı ve tılsımlı kudretimizle" bugünlere geldik. Bugün de, Türk Milleti 82 milyon nüfusu, devleti ve kurumlarıyla bu badireden çıkacaktır. Zaten mücadele de bütün şiddetiyle devam etmektedir. 

Not: Okuyucularımın Kurban Bayramını kutlarım.

  • Yorumlar 4
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yazarın Diğer Yazıları