Tehdit ile uzlaşma

A+A-
Rauf DENKTAŞ

Geçmişi unutanlar var. Makarios canisi 1959’da Londra Antlaşmaları’nı imzalamaya geldiğinde, bu antlaşmalardan kurtulma stratejisini uygulamıştı. Zürih’te varılan anlaşmayı müzakereye gelmiş gibi davranarak müzakere için izin istemiş, konferansın orada son bulmasını rahmetli Fatin Rüştü Zorlu “24 saatlik bir erteleme sağlayarak” önlemişti. Makarios ertesi gün toplantıya gelerek “büyük devlet adamlığı göstermiş” ve Zürih’te, kendi bilgisi, ve bizim de bilgimiz dahilinde varılmış olan antlaşmayı imzalamıştı. Papazın oynadığı oyun gayet açıktı; günü geldiğinde “Bu antlaşmalar bana zor ile kabul ettirildi; müzakere etmem mümkün olmadı; bu bir halka haksızlıktır, zulümdür” diyerek bundan kurtulma yoluna çıkacaktı. Bunun temelini Londra konferansında atmış bulunuyordu. Akritas planında bu açıkça itiraf edilmektedir.
Makarios, bu taktiği Yunanistan’ın yetkilileri ile anlaşarak mı uygulamıştı? Bilemeyeceğiz. Ancak Averof’un Yunan Parlamentosunda muhaliflerinin “Enosisi sattınız” eleştirilerine verdiği yanıtı unutmayalım. “Beyler, iyi düşününüz, Enosise İngiliz koloni idaresinden mi daha kolay gidilir, yoksa bağımsızlıktan mı?” demişti. Makarios’a bunun telkin edilmediği söylenebilir mi? Yunanistan’ın ilk günden bugüne, garantörlüğünü unutarak, ortaklık devletini yıkma eyleminde Rum liderliğini sonuna kadar desteklediğine şahit olmadık mı? İlk günden hedef, Enosis’i yasaklayan garantilerden kurtulmak olmadı mı? Bugün geldiğimiz noktada, Talat-Hristofyas görüşmeleri ile başlayan sürecin tek hedefi garantilerden kurtulmak değil mi? Rum idaresi, sahte Kıbrıs meşru hükümeti adı altında AB’ye garantilerden kurtulmak için girmedi mi? Bugün Yunanistan, Rum hükümeti ve halkı ile birlikte “garantiler çağ dışıdır; gereği yoktur; biz garantörlükten vazgeçmeye hazırız” demiyor mu? Kıbrıs konusunda kalleşliği ile ün salmış olan İngiltere derhal bu Rum-Yunan korosuna katılarak “garantileri görüşmeye hazırım” demedi mi ve bilinmeyen nedenlerle Türkiye, görüşmeler tarihinde ilk kez, garantilerin gündeme alınmasına razı olmadı mı? Annan Planı’nda Türkiye, 650 kişilik alayın bile, her üç yılda bir adadan çıkacağı günü müzakere edeceğini kabul ederek, 1960 Antlaşmaları’nın temeline su kaçırmadı mı? Türkiye AB üyesi olmadan, bizi Rum idaresine monte ederek, Kıbrıs’ın tümünü AB üyesi yapan bir anlaşmayı kabul edip bize de ettirerek, 1960 Antlaşmaları’nın temelini teşkil eden Türk-Yunan (Lozan) dengesinin bozulmasını kabullenmedi mi? Talat-Hristofyas görüşmelerinde bu durum devam ettirildi; halen de devam ettirilmektedir. Bunun anlamı, Kıbrıs meselesinde Türkiye’nin söz hakkı yoktur; mesele Kıbrıslılarındır şeklinde yorumlanmaktadır. Buna itiraz edilmeyecek mi?
Bugün, Hristofyas da, kendinden önceki liderler gibi, “aman ada bölünmesin; KKTC tanınmasın” tehdidi altında “tek halk (vatandaşlık), tek egemenlik, tek devlet” formülüne dayalı, BM kararlarının öngördüğü ve AB normlarına uygun bir anlaşma istemektedir. Bu nedenle “üniter” addettiği Kıbrıs Devleti’nin var olmaya devam ettiğini iddia ettiği anayasasını tadil ederek iki vilayetli bir federasyon öngörmektedir. Sn. Talat ile anlaştığı formül bu imiş. Kıbrıs meselesi 1974’de başladı diyen ve 1960 devletinin üniter olduğunu, Kıbrıs’ta tek bir halk bulunduğunu savunan Hristofyas’ın Türk tarafı ile uzlaşmaya yaklaşmayacağı gözle görülür bir hal almıştır. Ancak, Talat-Hristofyas görüşmelerinin bir devamı addedilen  Eroğlu-Hristofyas görüşmelerinden “yıl sonuna kadar olumlu sonuç” beklediğimizi dünyaya duyurmanın ve Hristofyas’ı tehdit edercesine “yıl sonuna kadar sonuç” şartını devamlı surette dile getirmenin anlamı nedir? Yılbaşına kadar “tek devlet, tek egemenlik,BM kararlarının ve AB normlarının uygulanacağı, garanti anlaşmasının ortadan kalkmış olacağı bir sonucu” kabul ediyor muyuz ki, bu tehditleri savurmaya devam ediyoruz? Çünkü yabancıların bundan anladığı tek şey bizim ayrı devletten, ayrı egemenlikten, garantilerden, Türk-Yunan dengesinden vazgeçtiğimiz noktasındadır. Neden? Çünkü kırmızı çizgilerimizi söylemekten kaçınıyoruz. Yabancıların “meşru hükümet” olarak algıladıkları Kıbrıs Hükümeti’ne, belirli haklar alarak (1960’da olduğu gibi) monte edilmemizi bekleyenlere diyecek sözümüz yok mu? Anlaşılan, aklımızın ermediği yüksek bir diplomasi taktiği içindeyiz. Bize de bir anlatan olsa rahat edeceğiz.  Rum’u tehdit ederek (1960’da olduğu gibi) varılacak bir uzlaşmanın sonu (bu kez garantiler de yok) her halde pek bahtiyar olmayacaktır. Bunun tarihi sorumluluğu her halde “devletim, egemenliğim, garantilerin devamı” diyerek seçilenin ve onu seçenlerin olmayacaktır.
Yıl sonunda, Rumların lehine tadil edilmiş bir Annan Planı ile karşılaşacağımız aşikâr olmuştur. Dünya bizi alkışlasın diye, 2004’de yaptığımız gibi, bunu da mı kabul edeceğiz? Kısacası ayrı devletten ve ayrı egemenlikle garantilerden vazgeçmeye hazır mıyız, değil miyiz? Dünya da, halkımız da bunu bilmelidir.

Yazarın Diğer Yazıları