Ülkeler arasındaki farklar...

A+A-
Durmuş HOCAOĞLU

“Bir ülkenin ve milletin çapı, Halk’ın değil, Elitler’in çapıdır” başlığını attığımız bir önceki yazımızda,  “bizim elitlerimiz çürük - nasıl ” elit “ oluyor, o da ayrı bir komedi -; asıl çapsızlık onlarda” demiştik; az biraz ilerleyelim şimdi bu vâdide. Gerçekten de, asıl çapsızlık onlarda. İmdi: Elit nedir ve kimdir? Latince “seçmek, öne çıkarmak” mânâsındaki “eligere” kökünden gelen kelimenin Türkçesi “seçkin”, “ileri gelir”, arkaik Türkçesi “akbudun” ; “havâs”, “mümtaz”, “güzîde” ve “halk’ın, ” avâm “ın ” karabudun “un zıddı. Birçok yerde, ” cemiyet içinde temâyüz etmiş, cemiyete muhtelif şekillerde te’sîr eden, onun üzerinde müessîr olan kişi “ şeklinde tanımlanmakta olup, siyâsî literatüre ” siyâsî elitler “ olarak Gaetano Mosca (1858-1941) tarafından duhûl edilmiş, Vilfredo Pareto (1848-1923) ve Robert Michels (1876-1936) tarafından da geliştirilmiş olup, özetle, her cemiyetin asıl olarak muktedir bir azınlık kitle tarafından sevk ve idare edildiği fikrini müdâfaa eder; bir ” elitokrasi “ mânâsı taşıyan bu terim bu hâliyle tarih kadar eski bir vâkıayı dile getirmektedir ve şüphesiz elitokrasiyi en şedîdâne sûrette müdâfa eden kişi de Platon olmaktadır. Fakat ” elit “ kavramının siyâseti aşan daha geniş bir ihâta alanına sâhip olduğunu kabûl etmek gerekmektedir ki bu da bizi ilk tanıma götürmektedir: Cemiyet üzerinde müessîr olan kişi. Ne  var ki o da problemli; zîra kavramda pozitif bir mânâ mündemiçtir; hâlbuki, buna mukabil, cemiyet üzerinde müessîr olmak menfî şekilde de mümkündür, söz gelimi, hemen bütün medya şöhretlerinin, mankenlerin, popstarların, sözde san’at erbâbının, hattâ travestilerin, hattâ ve hattâ Karındeşen Jack’in bile cemiyeti oryantasyonu, birçok hâlde, bir düzîne mütebahhir âlim veya feylesuftan daha derin ve daha yaygın olabilmektedir. Ama biz bu irdelemeyi burada teferruatlandırmaksızın, kestirmeden gitmekle, ” elit “ kavramını alelumum anlaşılan mânâsıyla ele alarak, ulemâ, intelijansiya ve erbâb-ı siyâset, yâni, cemiyete ilmi ile, felsefesi ile, siyâseti ile te’sir ve nüfuz eden, O’nun üzerinde müessîr olan, kaderini belirleyen kişiler olarak belirleyecek olursak, bu şekilde bir türlü içinden çıkamadığımız, derin ve ârızî olduğu hâlde - bir mühendislik terimi ithal edersek - ” sürekli hâl rejimi “ne münkalib olmuş krizimizin kalbine doğru yürüyebilir ve mücrimleri cürmü meşhud hâlinde yakalayıp fâş edebiliriz:
İşte, krizimizin bir numaralı sorumluları orada oturuyorlar: Elitlerimiz!
Karanlık banyoya ânîden girip lambayı yaktığımızda ışığa yakalanan haşerât gibi yakalandılar: Onlar, oradakiler, basıldılar.
Tabiatiyle, ” elitler “ derken homojen, monoblok bir kitleden bahsetmediğimizi hâtırlatalım; burası mühim; zîra, hâssaten intelijansiya, her ne kadar yekpâre bir bütün imajı verebilirse de, Kant’ın ifâdesiyle ” entelektüeller - O, “filozoflar” diyor, çünkü O’nun zamanında henüz entelektüel terimi yok - şahsî dâvâ birliği oluşturamadığı için, yekpâre telâkkî edilemezler, ama yine de asıl suçlu onlar:  “Ulemâ, intelijansiyâ ve ulu’l-emr” den mürekkep işbu  “Triumvira” !
Asıl suçlular onlar; elitler, yâni havâs; bu, başkasının, başkalarının, avâmın, karabudunun, yâni halkın  külliyen mâsûm olmasını te’mînât altına almak demek değildir, O’nun da bu cürmde dahli var; ama aslî değil, tâlî.
Nasıl mı aslî suçlu oluyor elitler?
Şöyle:
Bir ülkenin ve milletin çapı, halkın değil, elitlerin çapı olduğuna binâen, ülkeler arasındaki farklar da halkların değil elitlerin çaplarının arasındaki farktır da ondan.
Dün bunlar “dünya işinde câhil olmayı” İslâm’ın şartı gibi görüyorlar, ilmî teceddüde “Frenk Fodulluğu” diyorlardı ve onların bu aklî tutukluğu, “din ile olmuyor; umûmen din, husûsen İslâm mâni’-i terakkîdir” diyen bozuk bir “elit” jenerasyonunun yetişmesine yol açtı ve böylece, bir anlayışsızlık ve sığlık bir başka anlayışsızlık ve sığlık ile yer değiştirmiş oldu. Yeni elitler de, Batı ile aramızdaki mesâfeyi kapatmak için sebeplerden sonuçlara gitmek yerine, tersine, sonuçlardan sebeplere gitmeyi seçtiler: Batı’nın gücünün kaynağını keşfetmek yerine, o gücün sonuçları olan hayat tarzlarını ve üst yapı müesseselerini “kopyala-yapıştır” metoduyla kendi cemiyetlerine tatbîk ettiler ve tabiî ki sonuç alamadılar ve böylece yaklaşık iki yüz elli senelik modernleşme çabaları başarısızlıkla sonuçlandı: Türkiye o zaman da bilim üreten bir sanâyi’cemiyeti değildi, bugün de değil ve öyle görünüyor ki, yakın zamanlar için ümit de vermiyor ve işin kötüsü şu ki, bu ülkenin o kadar bol zamânı da yok. Doğrusu pek ümitli değilim; tek beklentim, Batı’nın kendi ürettiği krizlerle başa çıkamayıp, çöküşe geçmesi; fakat...

Yazarın Diğer Yazıları