Afrika'daki son Türk topraklarını nasıl kaybettik?

Muhiddin NALBANTOĞLU

Barbaros ve Turgut Reis’in büyük hatıralarını taşıyan ve sonuncusunun şehid naaşının da gömülü bulunduğu Kuzey Afrika’daki son Türk topraklarından olan Trablusgarb’ın nasıl kaybedildiğini olayın yakın şahidlerinden olan ünlü romancımız ve o zamanki Saray Başkatibi bulunan Halid Ziya Uşaklıgil’in anılarından veriyorum.
“Tarblusgarb’ın askeri işgal altına alınacağına dair İtalya tarafından verilen yirmi dört saat müddetli ültimatom üzerine Sadrazam Hakkı Paşa saraya gelmiş ve benim vasıtamla keyfiyeti Sultan Mehmet Reşad’a arzetmişti. Ya Trablusgarb gibi koskoca bir vilayeti verecek veyahut İtalya’ya karşı savaşa girecektik. Hakkı Paşa mütereddit ve perişan bir halde idi. Bu hususta ihtiyar vezir Sait Paşa’nın da görüşünün alınmasını istiyordu. Acaba bu siyaset piri çıkar yol gösterebilir miydi?

Uşaklıgil’in hatıraları
Büyük Türk edibi Halit Ziya Uşaklıgil, Sultan Mehmet Reşad’ın padişahlığını müteakip İttihat ve Terakki fırkasının tavsiyesi üzerine 27 Nisan 1909’da Mabeyin Başkatipliğine tayin edilmiştir. Bu vazifede dört yıldan fazla kaldıktan sonra, İttihat ve Terakki fırkasına dayanan Sait Paşa kabinesinin istifası ve Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın iktidara gelmesi üzerine 26 Temmuz 1913’te bu memuriyetten ayrılmak zorunda kalmıştır.
Rahmetli üstat hatıralarını “Saray ve Ötesi” adını verdiği eserde toplamıştır. Bu kıymetli eser 1942 yılında üç cilt halinde basılmıştır. Müellif, hadiseleri ne bir politikacı ve ne de bir idare adamı olarak görmüştür. Hangi hadise hangi tarihte cereyan etmiştir. Bu keyfiyet malum olmadığı gibi vakaların tesellüsü de yoktur. Bu sebeple o devri yazacaklara tam bir müracaat kitabı vazifesi göremez. Fakat şunu hemen ilave etmeliyiz ki, bu kadar sürükleyici ve bu kadar temiz bir uslup ile yazılan hatıra kitapları pek enderdir. Halit Ziya Bey zengin muhayyelesini de işleterek bize zevk, heyecan ve merakla okuyacağımız bir eser vücuda getirmiştir. Hele son devir ricalinin portlerini çiziş tarzı emsalsizdir. Sonra diğer politika adamları gibi, kendisini müdafaa mecburiyeti duymamış, mümkün mertebe bitaraf kalmaya çalışmış, İttihat ve Terakki fırkasına olan bağlılığını da gizlememiştir.
Hatırattan Trablusgarp savaşına tekaddüm eden buhranlı bir iki günü nakletmektedir.

Trablusgarb gidiyor!
Osmanlı İmparatorluğu paylaşılırken Trablusgarp da Berlin Antlaşması esnasında, Tunus’un Fransa’ya ilhakı sıralarında ve en nihayet 1909 Racconici anlaşması ile birkaç defa İtalya’ya vadedilmişti. Bunu gerçekleştirmek isteyen İtalya, 1911’de Fas buhranı sırasında en münasip zaman ve fırsatı bulduğuna kani olmuştu. Şimdi sözü Mabeyin başkatibi Halit Ziya Beye bırakıyoruz:
“Babıali’den bir yaver geldi ve bana:
- Sadrazam paşa rica ediyor, dedi. Ben gelinceye kadar saraydan ayrılmasın ve telaşa düşmeden hünkarın mabeyinden hareme çekilmesini de tehir edecek surette tedbir alsın! diyor.
- Pekala!
Dedim ama, bunun manasını anlamadım. Yaverin beni tatmin edebilecek izahat verebileceğine de ihtimal yoktu. Onun için fazla bir şey söylemedim. Sabırsızlıkla sadrazamın vürudunu beklemekten başka yapılabilecek başka bir iş yoktu.

Sanki simsiyah olmuştu
Ne kadar zaman geçti; belki pek az bana pek uzun göründü. Akşam olmuş, saray mutat olan karanlığına gömülmüştü. Bir türlü tesisatının ikmali müyesser olmıyan elektrik nimetini bekliyerek mumlarla idare ediyorduk. Nihayet sadrazam geldi. Yalnız o değil, vükeladan Rıfat Paşa, Necmeddin Molla, Halil, Hayri Beyler ve bir iki nazır daha... Onlar sadarete mahsus odada toplanırken Sadrazam Hakkı Paşa bana geldi. Bütün hayatı resmiyesini dolduran müşküller arasından her vakit nikbin çıkan, her zorluğa tesadüf ettikçe, nasıl olsa bunun da içinden çıkılır emniyetiyle neşesinden, nefsine itimattan ayrılmıyan bu adamı hiç bu halde görmemiştim. Sanki simsiyah kesilmişti. Gözlüklerinin altında hiçbir sabit noktada tevakkuf edemiyerek etraftan medet umarcasına dönen nazarı derin bir endişe ile silinmiş gibi idi. Ta karşıma kadar geldi, sesinde bir burukla:
- Fena bir haber!. dedi, İtalya’dan yirmi dört saatlik bir ültimatom geldi. Bizden Trablusgarb’ı istiyor. Verilmezse harb.

24 saat vakit vardı...
Ben dondum. Yirmi dört saat içinde hallolunacak mesele: ya azim bir vilayeti terk etmek, yahut akıbeti meçhul, daha doğrusu fecaati pek kolay keşfolunacak bir harbe girişmek... Vaktiyle Cezayir’den daha sonra Tunus’tan, son zamanlarda Mısır’dan el etek çeken Türklük şimdi Trablusgarb’ı da kaçırmak tehlikesinde idi. Dünyanın bu en güzel memleketlerinde asırlarca hiçbir menfaat getirecek icraatta bulunulmamış olmasının neticesiyle eskiler nasıl Türk saltanatından koparılmış ise, bugün de koskoca bir vilayetin, Afrika’da henüz rabıtasını çözmemiş yegane mühim bir kıtanın aynı bedbaht mukadderatına uğraması tehdidine karşı hemen yirmi dört saat içinde bir tedbir bulmak, muhatarayı bertaraf edecek bir çare aramak, mucize, sihir nev’inden bir acil ilaç bulmak lazımdı.
Bunu kim bulabilirdi? İşte her türlü zorlukları izale edecek mevkide bulunanlar aciz kalmışlar ve perişan halleri ile saraya iltica etmişlerdi. Bulunamıyan tedbiri saraydan mı bekliyorlardı?
Trablusgarp’ta ne hükümet denecek bir idare ve ne de asker denebilecek bir kuvvet vardı. İtalya ile harb demek bu memleketin bütün donanmasını memleketin her sahilinde tahrip hareketine geçirmek demekti. Buna karar vermek yalnız Trablusgarp vilayetini değil, vatanı müthiş bir afete sürüklemek olurdu. Trablusgarb’a asker sevk etmek, hiç olmazsa mahalli bir müdafaa ile devletin namusunu, şerefini müdafaaya çalışmak mümkün müydü?

Hünkârın huzurunda
İtalya ile çarpışmak mevzii bir hudut dairesinde hapsolunabilecek bir teşebbüs sayılsa bile bunu yapmak için eld bir vasıta yoktu. Asker, mühimmat, para... Bunlar oraya nasıl sevkolunabilirdi? Şu halde herşeyden evvel Türkiye İtalya ile bir harbe girişemiyecekti. Şu halde azim bir vilayet yirmi dört saat içinde terkedilmek zarureti ile karşılanıyordu. Buna nasıl tahammül edilebilirdi? Bu miskinane kararın ayıbını hangi bir hükümet yüklenebilirdi?
İşte karşımızda, müzmahil haliyle duran ve yüzüme bakamıyarak dıvardan medet uman Sadrazam Hakkı Paşa söz söylemiye kuvvet bularak:
- Hünkara, dedi münasip bir şekilde arzediniz telaşa düşürmeden... Sonra tarafı şahaneden Sait Paşayı saraya davet ettiriniz. Bu siyaset pirinin de reyini alalım.
Huzura çıktım. Hünkar, birden:
- Ne varmış?
Diye sordu. Pek hülasa ederek, meselenin muhtemel akıbetlerine, neticelerine temas etmeksizin, İtalya’nın Trablusgarb’ı istila teşebbüslerinden kısaca bahsettim. Trablusgarp? Ne uzak, ne müphem bir yer!.. Mahlu biraderinin düşman addettiği adamları nefyettirdiği Fizan değil mi? Bilemiyorum ne düşündü, sordu:
- Ne yapacaklar?
- Bir kere Küçük Sait Paşanın mütalasını almak istiyorlar, müsaade buyulursa kendisini tarafı şahanenizden davet edelim dedim.
Anılara yarın devam edeceğiz.

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Günün Karikatürü
Yeniçağ karikatur / Emre Ulaş