Çok sancı çekeceğiz

A+A-
Ergun KAFTANCI

     Cumhurbaşkanı Erdoğan yalnız olmaktan mı, yoksa yalnız bırakılmaktan mı şikâyetçi anlayamadık.

     Halkın yarısından biraz fazlasının oyu'nu alarak seçilen bir insanın yalnızlıktan yakınmasını anlamak zor. Demek ki ya varlığı ya da yaptıkları halk tarafından onanmıyor.

      * * *

      Halktan bu defa, borsa, döviz ve faiz manipülasyonu yaparak ekonomiyi çıkmaza sürüklemek isteyenlerin karşısına dikilmesi isteniyor.

      Cumhurbaşkanı'nın "Yastıkların altını boşaltın, dövizinizi liraya ya da altına çevirin" komutu, 15 Temmuz'da yapılan çağrıdan farklı değil!

      Fedakârlık yine halktan bekleniyor...

      Devlet ve Hükûmet, üzerine düşeni yaptı da geriye halkın destek vermesi mi kaldı?

      Siyasal irade bahse konu manipülasyonu engellemek amacıyla ekonomik kuralları devreye soksaydı herhalde halkın yardımına ihtiyaç duymayacaktı.

      Ekonomiyi başıboş bırak, dünya ile kavgaya kalkış, bütün dış pazarların kapılarını kapat, cari harcamaları zapt-u rap altına alma, ihracatı artırmaya çalışma, para politikasına faiz diyerek müdahale et, yabancı sermayeyi kaçır, sanayi üretimini de, tarımsal üretimi de kendi haline bırak, sonra da açılan koca yaranın tedavisi için halkın yardımına muhtaç hale gel...

      Bir iktidarın ekonomi politikası böyle olur mu?  

      * * *

      Cumhurbaşkanı halka bu çağrıyı yapmak yerine hükûmete "Derhal, ihmal ettiğiniz ekonomik tedbirleri alın" demeliydi.

      Dediyse bundan neden halkın haberi olmadı?

      Ekonomiyi de kapalı kapılar ardından yönetmeye kalkıyorlar. Türkiye 15 yıl, siyasal iradenin lideri tarafından her konuda kapalı kapıların ardından olur mu olmaz mı diye sorgulanmadan yönetildi...

       Bugüne bu yüzden gelindi...

       * * *

       Bugün de aynı mantık devrede...

       Gelecekte de her konuda kararı bir kişi verecek. İstişare etmesi mecburiyeti de yok. Demokratik mekanizmalardan geçmeden karar verme alışkanlığı, yarın da aynen sürebilir.

       * * *

       Cumhurbaşkanının yalnızım demesi yanlıştı. "Vatandaş benimle beraber" demesi doğru olurdu. Halk o zaman istenilen fedakârlığı omuzlardı. Bugün çoğunluk endişeli ve maalesef ülkeyi yönetenlere güven duymuyor!

       Ekonomi düze çıkacak ama o zamana kadar da hepimize çok sancı çektirecek.

 

Hiç gücümüz kalmadı

------------------------------

       Okurlarım hatırlayacak; AKP iktidarının geldiği günden bugüne, Anadolu topraklarının Ege Denizi'ne ulaşan uç noktalarındaki kırıklardan meydana gelen adalarımıza sahip çıkmadığını yazmıştım...

       Hatta ada sayısını eksik yazmıştım da editör arkadaşım, unuttuğum adayı da ekleyerek terk ettiğimiz ada sayısını 18 olarak düzeltmişti.

       Dün konu yeniden basına yansıdı...

       7 Teşrinievvel 1336 tarihinde kurulan -7 Ekim 1918 - Resmi gazetenin 25 Ocak 1933 tarihli sayısında, Ege Denizi'indeki 18 adanın Türkiye'ye ait olduğu İtalya ile yapılan karşılıklı görüşmeler sonucu karara bağlandığı duyuruldu.

       Bu karar BM tarafından da tescil edildi.

       Bugün maalesef o adaların tamamında Yunan bayrağı dalgalanıyor. Tapulu malımızı bile koruyamaz hale gelmişiz.

       "Kimsenin toprağında gözümüz yok" demek kolay da "Toprağıma gözünü dikenin gözünü oyarım" demek herhalde çok zor: Diyemedik, diyemiyoruz!

       * * *

       Gazetede okudum. AKP'nin neden bu adalarımızı sahiplenmediğini eski Milli Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri Ümit Yalım açık bir ifadeyle söylemiş...

       Meğer AKP iktidarı AB ile müzakerelere başlanması için 2004 yılında 18 adayı göz göre göre Yunanistan'a bırakmış... O nedenle "18 adamız ne oldu" diye sorduğumuzda kimseden ses çıkmıyor.

       Biri de çıkıp biz o adaları milletimize sormadan Yunan'a vermek zorunda kaldık filan diyebilirdi.

       Diyen çıkmadı, iktidarın dili de boğazına kaçtı! 

Eser bırakma yarışı

---------------------------

       AKP iktidarı gelecek kuşaklara kalıcı eserler bırakmak açısından Osmanlıyı ha geçti ha geçiyor...

       Osmanlı, çok sayıda cami, medrese, külliye, imarethane, çeşme, hamam filan bıraktı ama AKP gibi cami, köprü, okul, üniversite, müze, stadyum, futbol takımı, paralı yol, havaalanı gibi eserler bırakamadı.

       Hele Anadolu'nun Trakya bölgesinde İstanbul Kanalı'nı açmak için kazma bir vurulsun, vallahi Osmanlı, eser bırakma yarışında birkaç fersah geride kalacaktır...

      Tarihe, bugün yaşayan büyüklerimizin adlarını taşıyan kim bilir daha ne kadar eser bırakacağız.

      Mesela yeni açılan Abdullah Gül müzesi gibi... 

Neyzenin başına gelen...

-------------------------------

      NEYZEN askerdedir. Ancak asker ocağında da rahat durmaz ve gizli gizli tuvalette içer. Bir gün kafası dumanlı halde tuvaletten çıkarken yüzbaşıya yakalanır; yüzbaşı kükrer:

      -Ulan Tevfik yine mi içtin lan?!

      Neyzen zilzurna sarhoştur ve leş gibi rakı kokmaktadır. Yani inkâr edecek halde değildir:

     -Evet içtim komutanım.

     -Nerede içtin bakayım?

     -Şurada, tuvalette…

     Yüzbaşı bombayı patlatır:

     -Ulan Tevfik, mezenin bol olduğu yeri de ne iyi bilirsin!

     ........................

     Neyzen daha sonra bu olayı anlatırken "Nutkum tutuldu, meze bol buyrun beraber içelim" diyemedim diye yakınır.

  • Yorumlar 1
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yazarın Diğer Yazıları