Kısa kesmeyeceğim!..

A+A-
Ahmet TAKAN

ADSIZ’ı sürekli takip edenler için sadece iki alıntı yapacağım;

İktidarın bir türlü “IŞİD saldırısı” diyemediği Sultanahmet saldırısının ardından 17.01.2015 tarihindeki yazıda şunları dile getirmiştik;

 “Türkiye’de bin 200 IŞİD militanı var. MİT ve polis, yerlerini, adreslerini biliyor. Gaziantep, Urfa, Kilis, Konya, Van ve bir çok yerde silah depoları var. Buralarda uzun namlulu silahlar ve bombalar C-4 tipi patlayıcılar gömülü. Ancak korkudan operasyon yapılamıyor. Çünkü aynı anda eş zamanlı yapılması gerekiyor. Hükümet buna izin vermiyor. Sultanahmet’te patlayan kadın IŞİD militanı. MİT’in ve emniyetin elinde kadının IŞİD kamplarındaki eğitimi sırasında ve siyah bayraklı fotoğrafı var. Canlı bombanın cesedinde bir de yazılı mesaj bulundu; IŞİD eylemi olduğuna ilişkin. Bilgiler sızdırılacaktı. Hükümet bunların basına verilmesini son anda engelledi.

Şimdi soruyorum;

* Sultanahmet’te gerçekleşen canlı bomba eylemindeki gerçekler neden saklanıyor?..

* Diana Ramazanova’nın üstünden çıktığı iddia edilen mesajda neler yazıyordu?..

*Devletin elinde IŞİD canlı bombaları ile ilgili hangi duyumlar ve de bilgiler var?..

* Devletin güvenlik ve istihbarat birimlerinde somut belgeler olmasına rağmen IŞİD’in hücre evlerine ve de silah depolarına neden girilemiyor?..

* Yoksa IŞİD ile de mi ” çözüm süreci “ yürütülüyor... Bilemediğimiz Oslo benzeri bir şeyler mi var?..

* Bölgemizdeki IŞİD hamisi bazı ailelerle, Türkiye’deki bazı siyasilerin ilişkilerinin türü ve seviyesi nedir?..

Bunları bilmemiz gerekiyor...”

Keşke, yukarıda dile getirilen sorulardan bazılarına cevap verilebilinseydi ama verilmedi. 19.06.2015 tarihindeki yazıda ise altını ısrarla çizmiştik;

“Suriye’deki son olaylarla birlikte 2 bin IŞİD militanı Türkiye’ye giriş yaptı. Kilis, Suriyeli mültecilerin başkenti oldu. Şimdi de, Urfa’yı IŞİD’e emanet etmek üzereyiz. Suriye sınırımızdan giriş yapan kişilerin, güvenlik açısından büyük risk taşıdığı ve konu üzerinde son derece hassas davranılması gerektiğini vurgulayan istihbarat/güvenlik raporları, yurda giren sivil halkın arasına sızmış 2 bin IŞİD militanının ve hücrelerin çeşitli illerde yapılacak eylemlerde kullanılacağı uyarısında bulunuyor.  ’2 bin IŞİD militanının Suriye’deki hücrelerini de ülkemize zamanla taşımalarını hesaba katar isek, bir anda istikrarsız Afganistan’ın yanında, zamanla istikrarını yitiren ve terör örgütlerinin cirit attığı bir Pakistan’a dönebiliriz’uyarısı da net şekilde yapıldı.”

Çözülme süreci ve Suriye olaylarının tırmandığı günden bu yana ülkenin önemli bir bölümü yönetilemez oldu. Doğu’da ve  Güneydoğu’da devletin çekildiği yerlere PKK/KCK güçleri doldurdu, Güneyi ise  IŞİD ve benzeri yapılar istila etti.

Gelelim hikayenin başına. 1980 askeri darbesi sonrasında ’Türkiye’de nefes almakta zorlanan’dindar kesim içinde bazı İslamcı/radikal gruplar soluğu İran’da aldı. Humeyni ve İran rejiminin tesirinde kalan ve Batılı ülkelere karşı ezikliğini buradan haykıran Türkiye İslamcıları, İstanbul, Ankara, Konya, Urfa gibi şehirlerde pasajlardaki kitapçılarda sigaralarını tüttürürken ’önlerine geleni tekfir etmeyi’ ihmal etmediler. 28 Şubatın ilaç gibi geldiği bu radikal/cihadist/İslamcı gruplar, yıllarca Afganistan, Keşmir, Filistin üzerinden yaptıkları güzellemeleri, Türkiye içinde başörtüsü zulmünü arkalarına alarak önlerini açtılar. AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte, geriye çekilen ve durumu kollayan bu gruplar, açılan kucakla kendilerini iktidarın ortağı yaptılar. Türkiye’de filizlenen ve AKP ile hız kazanan bu köksüzler,  “one minute” ve “mavi Marmara” olaylarıyla ülkemizi bir maceranın içine sokarken aynı zamanda bu sonradan içimize monte fikriyatı bölgeselleştirdiler. Arap Baharıyla birlikte Ortadoğu’nun hazinelerinin önlerine serileceğini zanneden bu Selefi anlayış, Recep Erdoğan’ı da Mehdi/Mesih anlayışıyla önlerine katarak, Ortadoğu bataklığına Türkiye’yi çektiler. Sultanlık ve Halifelik hayalleri kuran,  “Şam’a bayrağı dikeriz” diyen Erdoğan ve Davutoğlu ikilisi de buna teşne oldu. Geçen sürede, taban bulan bu yapılar, El Kaidenin cihat ülkesi ilan ettiği Suriye’ye hem cihatçı  hem de silah sevkiyatını yapmaya başladılar.  “Kaçırılan gazetecileri kurtaracağız”  diye istihbarat örgütlerimizin paralarını Suriye’deki bu cihadistlere saçtılar. Kurdukları dernek ve vakıflarla “insani yardım yapıyoruz”  adı altında, perdeleme yapıldı. Amaç neydi?  “Suriye’ye düzen getirmek”, “Ortadoğu’ya çeki düzen vermek”. Bu süreçte iki büyük kırılma yaşandı ama aklımız başımıza gelmedi. Musul’da konsolosluk görevlileri ve aileleri günlerce rehin alındı. Yurtdışındaki tek Türk toprağı Süleyman Şah’ı yangından mal kaçırır gibi yerinden ettik, toprak kaybettik. Başka bir çok olayda var ama saymayacağım.  İçerde 13 yıllık AKP  iktidarıyla iç içe geçmiş ve son seçimlerde iyice gövdesine oturmuş bu İslamcı/cihadist gruplar, El Nusra’ya yardım adı altında taşıdıkları savaşçıların hemen hemen tamamı IŞİD saflarına zamanla katıldı.  “Şimdide neler oluyor?” derseniz, PKK/PYD’ye Türkiye üzerinden vuran IŞİD, yeni bir savaş alanı açıyor. Bu tamda ABD/PKK’nın istediği bir durum. Suriye’deki ateş bize sıçrıyor. Pakistanlaşıyoruz. Pakistan’da Afganistan olaylarında kendi içindeki radikal gruplar üzerinden Afganistan’a etki etmek istemişti. Para verdi, silah verdi, topraklarını açtı. Grupları destekledi. Ancak sınırını kontrol edemez hale geldi. Sonra, semiren bu gruplar Pakistan’ı ateşin ortasına soktu. ABD şimdi orada insansız hava araçlarıyla insan avlıyor. Hem de terörle boğuşan Pakistan topraklarında. Sonrasında Pakistan’ın Lübnanlaşması da söz konusu. Bizi bekleyen de önce Pakistanlaşma, sonrada Lübnanlaşma.Ya sonra?...

Yazarın Diğer Yazıları