Sakın 'Türk'üm' deme!

A+A-
Arslan TEKİN

Yahya Kemal'in "Karanlıkta Uyanan Biri" müthiş ironi. Mutlaka okuyun.
PKK'nın devşirmecisi Mazlumder'in "2. Kürt Formu"na katılan Star yazarı Halime Kökce, gerçeği az biraz görmüş.
Geçen hafta teslimiyetçi Türk düşmanı "İslâmcı" zihniyeti "Hilâl Kaplan Vak'ası"ndan hareketle vermiştim. Bir ablası Hilâl'e arka çıkan yazıyı ertesi gün yayınladı. Ateist/sol liberallerin imza arkadaşı Hidayet Şefkatli Tuksal da Mazlumder'in toplantısına katılmış. Hilâl gibi, Ak Parti'nin "PKK açılımı"ndan cesaret alıp devşirmeciliğe soyunan Mazlumder'i öve öve bitiremiyor. Yazısının başlığı toplantının "mana ve ehemmiyet"ine uygun: "Bölünmemek için Kürtleşmek zorundayız". Elbette bunun altında yatan "empati"dir. ("Empati", çok moda. Moda olduğu için son derece anlamsız bir "kelime" ve sadece bir "kelime"! İçi boş; kavradığı hiçbir hissiyat ve hassasiyet yoktur!) Hidayet Hanım da Hilâl gibi maddeler sıralamış. Son madde "... elmaşekerinden ibaret söylemleri bir kenara bırakıp, Osmanlı'nın son döneminde kaldığımız yerden yeniden başlayarak, gerçeklerle yüzleşmek ve Kürt halkına tek tek 'ne istediğini,' sorarak yeniden yapılanma dönemine geçmemiz gerekmektedir." (Taraf, 22 Kasım 2012)
Benim bildiğim Osmanlı'nın son dönemi "Sevr"di... Anadolu Harekâtı başlamasıydı, Sevr'e son imzanın konmaması için sebep kalmıyordu ve "Türk" bitiyordu. "İslâmcımız"ın istediği bu!

 

***

 

Halime Kökce (Bu ismi yeni fark ettim. Kusura bakmasın, kitap bile çıkarmış.), Hilâl ve Hidayet Hanımların görmek istemediğini görmüş: Türk'ün Türk'e düşmanlığını... Arnavutluk, Osmanlı'dan koparken, Başkımcılarla birlikte hareket eden "Türk"ün iş işten geçtikten sonra uyanması gibi.
Halime Hanım tam öyle değil, ama bir gerçeğin altını çiziyor. Hilâl ve Hidayet Hanımlar ise, "Gebersin Türkler!" havasındalar.
"Ayıptır söylemesi Türk'üm" diye başlık atmış Halime Kökce yazısına:
"İslâmcı gençliğin Kürt sorunu üzerinden siyasallaştığını bir kez daha görmüş oldum ve daha ilginci kendisini Türk olarak tanımlamaktan hicap eden bir Türklük ile karşılaştım. İster Türklüğünü bir etnik kimlik isterse Türkiye vatandaşlığının bir ifadesi olarak taşısın, Kürt sorununa duyarlı bir kesim çözümü konuşurken Türklüğe 'kötücül öz' atfetmeye varacak bir yakınma söylemine savrulmaktadır. (...) Kürt Forumu'nda kimi Türk katılımcıları (Kürt olmayan demek daha doğru belki) dinleyince Kürtlerle empati kurabilmek için Türklükten çıkmak gerek herhalde, diye düşündüm. Türk olmak bir etnik kimliğin ifadesi olarak da kötüydü! / Bu dil deformasyonu şart koşan bir dil, kullananların zannettiği gibi çözüm ya da empati dili değil. Bu dil günah çıkarma dili, siyaset üretecek bir dil değil. Doğruya doğru yanlışa yanlış diyecek kadar hakkaniyetli bir dil de değil. Ne takdir edebilir ne tenkit. Bu dil kendisini meseleye yabancılaştıran bir dil. Kendini öteki yerine koymak şöyle dursun kendi kimliğini ötekileştiren ve kendini siyasal aktör olmaktan çıkaran dil." (Star, 22 Kasım 2012)

 

***

 

Yahya Kemal'in "Karanlıkta Uyanan Biri" makalesi TBMM'nin duvarlarına asılmalıdır. Büyük tecrübe ve tefekkürün ihtarıdır. Makalenin tamamı internette yazımın altında. (Daha önce N. S. Banarlı imlâsıyla yayınlanan metin ağırdır; yeniden aktarıp imlâyı rahatlattım.)

 

***

 

KARANLIKTA UYANAN BİRİ

Yahya Kemal [Beyatlı]
Üsküp eşrafından bir gençle görüştüm. Bu genç Rumeli'yi fetheden ilk Türklerin torunlarındandı. Humbaracızâdeler adıyla anılan ailesi Fatih devrinde Üsküp toprağına kök salmış, o toprakta büyük bir meşe gibi kocamış, ayrı ayrı hanedan dalları vermiş eski bir aileydi. Üsküp şehrinin ortasında akan Serava kenarında köhne konaklarda otururdu. Cedlerinden kalma çiftliklerden başka İshak Paşa gibi İstanbul fethinde surların üstüne Anadolu askeriyle yürümüş olan bir paşanın; İsa Bey gibi bütün Tuna ve Sava boylarını fethetmiş bir beyin evkafına mütevelliydi. Konağının herhangi penceresinden baksa bu cedlerin cami, medrese ve imaretlerinin kurşunlu kubbelerini görürdü.
Üsküp son zamanlara kadar ilk asırlardaki çeşnisini tamamıyla muhafaza etmiş bir Türk şehriydi. Murad-ı Sânî devrinin canlı bir resmi gibiydi. Halk hâlâ o lehçeyle konuşur, o türlü esvaplar giyer, o devirdeki gibi yaşardı. İhtiyarlarının kıllı göğüsleri kışın bile açık, çorap görmeyen ayaklarında uzun kırmızı yemeniler, ellerinde kol kalınlığında kısa kiraz çubuklar, omuzlarında cepkenler, bellerinde geniş kuşaklar, bacaklarında çuha çakşırlar, kaşları gözlerini ve bıyıkları ağızlarını örtecek kadar gürdü. Seciyeleri ve sıhhatleri demir gibi olan bu ihtiyarları gören bir İstanbullu, Naimâ Tarihi'nin sahifelerinden fırlamış zannederdi. Bu şehrin gençleri de çakşırlı, fermeneli, gençliğin atılganlığıyla bıçak ve tüfek oyunu oynar, tambura çalar ve türkü söyler, âdeta bir Yeniçeri Ortası'nı andırırdı; kadınları kırmızı canfesten şalvar ve bürümcük gömlek giyerler, boyunlarına sıra sıra Mahmudiyeler takarlar, ellerinin ve ayaklarının parmaklarını kınasız bırakmazlardı.
Bu şehir Fatih devrinin ruhanî bir mezarlığıydı. Her köşesinde bir evliya yatardı. Halkı rivayet ederdi ki ya Bağdat'ta bir evliya fazla imiş yahut da Üsküp'te; ulemâ henüz bu bahsi halledememiş. Lâkin Üsküp'ün evliyaları hep cengâverdiler. Türbelerinin duvarlarında bir insanın taşıyamayacağı kadar ağır ve büyük paslı kılıçlar, kalkanlar, zincirler asılı dururdu. Bukağılı Baba'nın başı ucunda düşman zindanından taşıdığı bukağılar vardı. Kale içinde yatan Cafer Baba'nın kabri gülleden bir duvarla örülüydü: Düşman Üsküp'ü sardığı zaman topa tutmuş, Cafer Baba da şehrin üstüne düşürülen gülleleri daha havadayken elma tutar gibi eliyle tutar, üst üste yığar, kabrinin etrafına gülleden bir duvar örermiş. Gazi Baba, etrafında binlerce gazi ile bir tepede yatardı. Kandil geceleri Gazi Baba semti bir mum şehrâyini hâlinde görünürdü. Haydar Baba'nın türbesi Kosova Meydan Muharebesinin yolu üzerindeydi. Fakat bu şehrin bin bir evliyasını sayamayacağım.
Tanzimat bu şehrin yanına bir hükûmet konağı kurmuş, lâkin ahlâkına, seciyesine, zihnine nüfuz edememişti. Yine beyler ayrı, ağalar ayrı, halk ayrıydı. Bey kanından olmayan biri bey unvanını takınmaktan utanırdı. Üsküplüler bey unvanını fuzûlî takınan İstanbullu memurlara inadına efendi derlerdi.
İstanbul'un fethinde kanını döktükten sonra Haliç kenarında "Üsküplü" mahallesini kurmakla İstanbul'a ilk Türk mayasını veren bu şehir, o zamanlar bir medeniyet merkeziymiş; âlimler, şairler, münşîler yetiştirmiş, Selâtin camilerine benzer camilerle, medreselerle, tekkelerle, bedestenlerle, çarşılarla bezenmiş. Maamafih medeniyeti yıkılmaktan ziyade bir göl gibi durmuştu. Çarşısı, kazzâzları, bezzâzları, haffâfları, hallâçları, bakırcıları, kuyumcuları, silâhçılarıyla olduğu gibi duruyor, çalışıyor ve işliyordu. Çırak, kalfa ve ustaların sıfatları, mevkileri, kıyafetleri eskisi gibiydi.
Üsküp o kadar eski ve o kadar Türk'tü ki İstanbul'dan ve Selanik'ten gelen yeni kelimeleri,  yeni eşyayı, hatta yeni şarkıları alafranga telakkî ederdi. Balık suyu idrak etmediği gibi, Üsküp de Türklüğünü idrak etmiyordu, bütün Türk şehirleri gibi kendine sadece Müslüman diyordu.  Maamafih yanında kardeş unsur olan Arnavutlar vardı. Arnavutlar Rumeli'nin son senelerinde yâr ü ağyârca itibarda idiler. Sultan Ahdülhamid Arnavutları seviyordu, nazlarını çekiyordu, hatırlarını sayıyordu. O zaman milletin bu gözde oğulları Üsküp'te gerek hükûmetten, gerekse halktan, Avrupalıların gördüğü imtiyazlı muameleyi görürlerdi; İstanbullular alafrangaya özendikleri gibi, Üsküplüler de Arnavutluk'a özenmeye başladılar; bu dağlı kavmin siyasî itibarından başka kisvesi, silâhı, lehçesi de cazibeliydi. Cahil İstanbullu da Üsküp'ü bir Arnavut şehri zannediyordu; hâlâ da öyle zannedenler vardır. Bu tuhaf fıkra bu bahsi güzel tenvîr eder: Bundan yirmi sene evvel Üsküp halkı belediye reisini, Vali Hâfız Mehmed Paşa'yı istememek dâiyesiyle bir ihtilâl çıkarmış, Midhat Paşa'nın ihtilâlci hocalarından İdris Hoca'nın peşine takılarak Sultan Murad Camiine kapatmıştı; Yıldız bu ihtilâlden ürkmüş, Üsküp'ü Arnavutluk'un merkezi sandığı için -sonraları sadrazam olan- Hakkı Bey'i, Mahmud Esad Efendi'yi ve daha birkaç Bâbıâli siyasîsini heyet hâlinde göndermişti. Hakkı Bey Üsküp'e gelmiş, padişah nâmına, eşrafı davet etmiş, nasihate koyulmuş; lâkin dikkat etmiş ki, bu eşraf Türkçe konuşuyor da Arnavutça bilmiyor, isyanda çizmeden yukarıya çıkmıyor; Üsküplülerin Arnavut olmadıklarının farkına varmış ve derhâl hiddetlenmiş: "Biz de sizi Arnavut zannediyorduk, çıkınız buradan!" diye kovmuş.
Üsküplüler Arnavut olmadıklarına yanıyorlardı; Avusturya gibi bazı devletler Üsküp'ü Arnavut görmek ve göstermekte menfaattardılar; zaten biz de öyle biliyorduk. Her büyük şehrimizde olduğu gibi burada da leylî ve neharî bir idadî mektebi vardı. Bu mektepte Arnavutlar, Karadağlılar meccanî tahsil görürlerdi. Bir Türk'ün ücretle bile yerleşmesi güç olurdu. Arnavutlar, bugünkü felâketlerini hazırlayan o Kanunî devrinde Üsküplülere, kendilerinin tortusu bir unsur nazariyle bakarlardı.
Arnavutluk'un ikbâli gitgide Arnavut milliyet nazariyesini doğurdu: Yeni Arnavut elifbâsı, siyah kartallı bayrak, büyük Arnavut devletinin hudutları alttan alta fikirlere yerleşiyordu. Bu heves yalnız Arnavutları değil, Kosova'da beş asırdan beri yerleşmiş fatih Türklerin çocuklarını da sardı.
Eski Türk beylerinin, ağalarının, esnafının çocukları Başkım kulüplerine yazıldılar, kendi kanlarına sövmenin lezzetini aldılar. Bu hevâ vü hevesin ateşini düşman yakmıştı, İstanbul da bu ateşin üzerine barutla yürüyordu. Lâkin bu hep bildiğimiz sergüzeşti burada açmayalım.
Rumeli faciasından sonra Türk devletinin çekilişine yâr ağladı, hatta zaman zaman ağyâr da teessüf ediyor; bunu hep biliyoruz. Lâkin ben dün bu bağrı yananlardan bir gençle görüştüm.
Bu genç samimî ve sıcak sesle dedi ki: "Meğerse Rumeli'nin en asil, en metin, en hâlis unsuru Türk'müş!..." Bunu nasıl anladığını sordum. Cevap verdi: "Son on üç senenin tecrübesiyle... Rumeli'de Türk hâkimiyetinin yerine geçen unsurlar hâkimiyet sıfatına liyâkat kazanamadılar, lâkin mahkûm unsurların liyâkatleri bu münasebetle daha ziyade ortaya çıktı. Devlet Rumeli'ye hâkimken Türk'ün esâmesi okunmazdı. Bilhassa Arnavut kardeşlerimizin millî faziletleri dillerde destandı. İslâmda asil unsur varsa Arnavut'tu. Arnavut cesurdu, hürdü, azimkârdı, Nuh der peygamber demezdi cinsi, dini, millî izzet-i nefsi, hakkı uğrunda pervâsızca can verirdi. Türk hâkimiyeti devrinde Arnavut'un bütün bu destan olan meziyetlerine sonraları Avrupalılar da daha ziyade revnak verdiler, dediler ki: Arnavut Asya'dan değil Avrupa'dandır, Turanlı değil Arya'dır. Türk'ü Avrupa'da tutan Amavut'tur. Avrupalılar böyle bir sıfatla Arnavutları pehpehlediler. Sarayın gözdesi, milletin gözbebeği olan Arnavutlar medeniyetin bu iltifatlarıyla da mest oldular. Türk idaresi zamanında Başkım cereyanı türedi. Kosova'nın, Manastır'ın an-asıl Türk olup da Türklüğünü unutan unsurlarından nice kimse kendilerini Başkım cereyanına bıraktılar. Sonra Rumeli parçalandı. Müslümanlar mahkûm vaziyete düştüler. Bu geçen onüç sene mahkûmlar için yaman bir imtihan devriymiş. Türkler hâkimiyetleri zamanındaki tevazulu vaziyetlerini mahkûmiyetlerinde de muhafaza ettiler, yalnız devrin değişişi Arnavutları pek ziyade söndürdü. Sırp hâkimiyeti altında yaşayabilmek için bir cemaat tesânüdü göstermek lâzım geliyordu. Arnavut kardeşlerimiz yazık ki, bu kadarcık bir tesânüdü bile göstermediler. Son intihabât iyi bir mihenkti. Türkler kırbaç, sopa, dipçik altında kalan en ücra köylerde bile azimlerinden şaşmadılar, re'ylerini yine Müslüman kutusuna attılar. Arnavutlar bilakis dağıldılar, hâkimlerinin millî rekabeti karşısında derlenip toplanamadılar, son çareleri olan re'ylerini millî muarızları olan fırkalara verdiler. Bu küçük bir misal. Lâkin böyle küçük misaller çok. Zaman geçtikçe meydana çıkıyor ki o tumturaktan, alâyişten, böbürlenmekten âzâde yaşayan Türk milliyeti demirden bir kitleymiş. Türk memleketinin asıl sırrı Türk'deymiş. Arnavut'u, Çerkez'i, Kürt'ü, hâkim ve metin bir millet kitlesi eden Türk mayasıymış. Bugün Rumeli'de bilfiil meydana çıkan netice ispat etti ki Türk bu devletin Müslüman unsurlarını birleştirmek için Allah tarafından bir mevhibe imiş. O giderse Arnavutlar, Kürtler, Çerkezler çil yavrusuna dönerlermiş.  Bugün Arnavutlar ne bir ordu, ne bir müessese, ne bir idare şebekesi vücuda getirebiliyorlar. Bir zaman Türk idaresinde ferdî kabiliyetle o kadar büyük adamlar yetiştiren bu unsur, kendi başına kalınca şaşırdı. Arnavutluk'ta âciz, Sırbistan'daysa irade-i cüz'iyesine bile sahip değil. Onüç senede Türk'ün büyük bir millet ol-duğunu anladık, zaman geçtikçe daha ziyade anlayacağız zannediyorum. Uyandık, lâkin karanlıkta uyandık..." dedi. (Yahya Kemal, "Karanlıkta Uyanan Biri", Dergâh, S. 15, C. II, 20 Kasım 1921)

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları