Tarihin bilinen ilk terör örgütü Haşhaşiler kimdi? Neden silinip gittiler

Tarihin bilinen ilk terör örgütü Haşhaşiler kimdi? Neden silinip gittiler

Suikastlarıyla efsaneleşen, tarihin ilk terör örgütlerinden biri olarak nitelendirilen Haşhaşiler kimdi? Nasıl ortaya çıktılar? Nasıl silinip gittiler?

Ekşişeyler'de yer alan bilgilere göre; Haşhaşiler; devlet içerisinde devletin hakimiyet ve hükümranlığının teşekkülü. Üç yüz yıllık bir zaman dilimi içerisinde her yere dehşet salan bir korku imparatorluğu olarak açıklanmakta.

Peki, nasıl oluyor da karizmatik bir liderin etrafına toplanmış bir avuç adamın yaptıklarının etkileri günümüze kadar ulaşabiliyor ya da pek çok kişi tarafından suç örgütü olarak nitelendirilen ve yerleşik kamu düzenine bir tehdit hüviyetindeki bu oluşum popüler kültürde kendisine önemli bir yer edinebiliyor, bilgisayar oyunlarında (assassin's creed) ve tüketim toplumunun ihtiyaçlarında ziyadesiyle yer bulabiliyor? İnsanın düzene karşı başkaldırı ihtiyacı mı? Kuralsızlığa, anarşiye duyulan özlem mi?

HAŞHAŞİLERİN TARİHİ

Haşhaşiler 1090 yılında, Alamut Kalesi'nin alınmasından çok önce, tarikatın kurucusu ve ilk şeyhi olan; seyidna, şeyh el cebel, yaşlı adam ve dağın şeyhi gibi sıfatlara haiz Hasan Sabbah tarafından organize edilmeye başlanmış bir örgüt ve her yapılanmada olduğu gibi Haşhaşiler‘de de bir hiyerarşi söz konusu. Hiyerarşinin en tepesinde, her türlü sırrın sahibi "şeyh" yer alır. Şeyh’in hemen arkasından ise üç yardımcısı gelir ve bu kimselerin müdahil olduğu gruba Dai denmekte.

Dailer, basitçe ifade etmemiz gerekirse propagandacı dervişler. Tarikata mürit toplamak ya da tarikatın ideolojisini insanlara tebliğ etmek gibi önemli işlerin denetimden mesul olan mevzubahis kimseler, aynı zamanda örgütün ekseriyetle faaliyet gösterdiği üç bölgeden de sorumludurlar.

Haşhaşi faaliyetlerinin en yoğun olduğu bölgeler ehemmiyet sırasına göre ilk olarak; Doğu İran, Horasan, Kuhistan ve Maveraünnehir, ikinci olarak; batı İran ile ırak ve son olarak Suriye’dir.

Hiyerarşi piramidinin Dailer'den sonraki basamağında refikler yer almaktadır. Refiklerin (gerekli eğitimi almalarının akabinde) bir kaleyi idare etme, bir kenti veyahut eyalet örgütünü yönetme gibi önemli yetkileri bulunmaktadır ve bu grubun içerisinde en yetenekli olanlar, belirli bir zaman zarfının akabinde Dai payesini elde etmeye hak kazanırlar.

Refiklerin arkasından ise "tarikata bağlı olanlar" yani lesikler gelir. bu kimseler, ilme veya şiddete meyilli olmayan tabandaki müritlerdir ve aralarında alamut civarından pek çok çoban, kadın ve ihtiyar vardır.

Yukarıda bahsini geçirmediğimiz ancak tabiri caizse tarikatın bel kemiği olarak nitelendirilebilecek bir grup vardır ki o da mücibler yani "icabet edenler"dir. Mücib, örgüt üyeliğine aday olan kimselere verilen isimdir ve adaylar aldıkları ilk eğitimin akabinde yeteneklerine göre refik veya fedai sınıfına ayrılmaktadır.

Bu noktada fedai sınıfına bir parantez açmamız gerekir. Fedailer, tarikatın bilhassa Alamut Kalesi'ne yerleşmesinin akabinde "vurucu gücünü" oluşturan kesimidir. Binaenaleyh şeyh onları; imanı sağlam, becerikli ve dayanıklı ancak ilim ile eğitime fazla ilgisi olmayan Mücibler arasından seçmektedir. Fedailer; hızlı ve gizli haberleşme araçları olan posta güvercinlerini kullanmak, şifreli alfabeleri ezberlemek, yerel bir lehçeyi/ağzı öğrenmek, yabancı ve düşman bir ortama sızmak ve orada yeri geldiğinde haftalarca hatta aylarca kendini belli etmeden yaşamak, saldırı yapılacak kimseye dair en ince ayrıntıyı (alışkanlıklarını, kiminle nerede ve ne zaman vakit geçirdiğini öğrenmek gibi) kuşku uyandırmadan araştırmak gibi muhtelif ve zorlu eğitimlerden geçmektedirler.

Fedailere verilen en dikkat çekici eğitimlerden biri de infazı gerçekleştirecek kişinin cinayetin akabinde olay yerinden kaçmamasına yönelik olandır. Psikolojik harp olarak da nitelendirebileceğimiz bu davranış biçimiyle amaçlanan yaratılacak olan dehşetin etkisini arttırmak ve kendisini feda eden kimsenin yüce bir davaya hizmet ettiğini topluma göstermektir. Sabah’ın meşhur öğretisinde de ifade ettiği gibi tarikatın müritleri kendilerini savunmak için öldürmekte ancak insanları ikna etmek, kazanmak için ölmeyi de bilmektedirler...

11. yüzyılın sonlarında ve 12. yüzyılın ilk yarısında Haşhaşiler'in faaliyet gösterdiği coğrafyadaki konjonktür göz önüne alındığında suikastlerin yapıldığı kişiler ve eylem sonrası fedailerin takındığı tavır Hasan Sabah’a ve takipçilerine gerçek dışı bir hüviyet kazandırmaktadır. Ancak alışılmışın dışında olan bu davranış biçimi, aynı zamanda (selçuklu sarayının bilhassa propagandasını yaptığı) sabbah'ın takipçilerinin uyuşturucu etkisinde eylemlerini gerçekleştirdiklerine dair dedikoduları da beraberinde getirmiştir. Filhakika Haşhaşiler bir süre sonra haşşaşiyun yani "afyon içenler" ismiyle anılmaya başlanır. Muhtelif oryantalistlere göre Avrupa dilindeki "assassin" kelimesi de bu tabirden türemiştir.

Muvaffak Nişaburi 'nin okulunda Ömer Hayyam ve Nizamülmülk ile beraber eğitim gören Hasan Sabbah'ın bitkilere ilgi duyduğu, onların şifalı etkileri bir yana yatıştırıcı ve uyarıcı özelliklerini de iyi bildiği ve Alamut'taki kalesinde müritlerini "öğrenmeye" daha açık kılmak için ceviz, bal ve kişniş karışımı bir macun hazırladığı dönemin vakanüvisleri tarafından muhtelif kaynaklarda aktarılmaktadır. Ancak haşhaşi kelimesinin etimolojik yapısına baktığımızda ve Alamut'tan günümüze kadar gelmiş olan belgeleri incelediğimizde karşımıza bambaşka bir gerçek çıkmaktadır. Bu bağlamda sabbah'ın müritlerine "dinin esaslarına bağlı kalanlar" manasında esasiyun şeklinde hitap ettiğini ve zaman içerisinde bu kelimenin hem bölge insanlarının yanlış telaffuzu hem de tarikatın kötü şöhreti müsebbibiyle "haşşaşiyun"a yani "afyon kullananlara" evrildiğini görürüz.

HASAN SABBAH KİM

Buraya kadar tarikatın teşkilatlanmasını, isminin etimolojik kökenini ve faaliyetlerini icra etme biçimlerini inceledik. Sıra, tarihe damga vurmuş mevzubahis yapılanmanın arkasındaki üst akılda yani Hassan Sabbah da.

Hasan Sabbah, Rey kentinden gelen ve katı bir Şii tedrisatından geçen ali isimli bir rafızinin oğludur. bugünkü iran'ın kum kentinde 1040'lı ya da 1050'li yıllarda dünyaya geldiği rivayet edilmek ile birlikte Hasan'ın doğum yılı kesin olarak bilinmiyor. Küçük yaşlarında babasının da etkisiyle on iki imam Şiiliği üzerine eğitim gören Hasan, daha sonra yine babası tarafından yukarıda da belirttiğimiz üzere meşhur bir Sünni alim olan Muvaffak Nişaburi'nin okuluna Nişabur'a gönderilir ve burada (kimi kaynaklarda durum bu şekilde olmadığını söylese de) Ömer Hayyam ve Nizamülmülk ile tanışır. Anlatılanlara göre üç arkadaş öğrencilik yıllarında birbirlerine "aramızdan kim ihya olur, sübuta ererse; diğer ikisine yardım edecek." şeklinde bir söz vermiştir. Nitekim Nizamülmülk, belirli bir zaman zarfının akabinde Selçuklu Devleti'ne vezir olur. Kendisine ilk ziyareti Hayyam yapar. Nizam, Hayyam'a vezirlik teklif eder lakin dünya malında gözü olmayan Hayyam, şiir ve astronomi ile uğraşmak istediğini dile getirir. Bunun üzerine Nizamülmülk, Hayyam'a ilim çalışmalarını rahat bir şekilde ifa edebilmesi için devlet hazinesinden belirli bir ödenek sağlar.

Hasan'ın ise Nizam'ın ilk vezirlik yıllarında sesi çıkmaz. 1072'de Melikşah'ın tahta çıkması ile beraber Sabbah, Selçuklu sarayına gelir ve Nizam'a birbirlerine verdikleri sözü hatırlatır. Bunun üzerine Nizam, Sabbah'ı sultana takdim eder ve Sabbah Selçuklu sarayında makam sahibi olur. Zaman içerisinde Sabbah'ın rekabetçi kimliği kendini gösterir ve Melikşah'ın gözünde itibarı artar. Bilahare Sabbah, Nizam'a devlet gelir ve giderleri ile alakalı tutulacak çeteleyi 40 günde halledebileceğine dair Melikşah'ın huzurunda meydan okur. İtibarının sarsıldığını hisseden Nizam, bu süreçte Sabbah'tan gizli bir şekilde onun yaptığı hesaplara dair çalışmanın mühim birkaç sayfasını bozar. 40. günün sonunda Sabbah, sultanın karşısına yanlış hesaplar ile dolu bir çalışma çıkar ve saraydan kovulur. Nizam’ın oyunun farkına varan Sabbah, hayatının tehlikede olduğunu anlar ve önce Rey şehrine akabinde de Isfahan'a kaçar. Isfahan’da olduğu süre boyunca evinde kaldığı Ebufasl'ın etkisiyle tekrar eski inancına yönelim göstermeye başlayan Sabbah, Fatımilerin koruyuculuğu altındaki İsmaililik mezhebine geçiş yapar. Daha sonra ırak bölgesi Başdaisi Abd'ul-Melik İbn Attaş 'ın yanına giden Sabbah, onun tavsiyesiyle Fatımi halifesi olan Müstansır'ın yanına gider ve Darülhikme'de ismaili mezhebi hakkında eğitim almaya başlar. Zaman içerisinde burada da sivrilen Sabbah, Müstansır'dan icazet alarak horasan bölgesinden sorumlu Dai olur.

Halife Müstansır'dan sonra hilafet makamına veliaht Nizar'ın geçmesini isteyen Sabbah, burada da Selçuklu sarayında olduğu gibi yine Başvezir Bedr el-cemali ile karşı karşıya gelir. Mısır’daki iktidar mücadelesi de hüsran ile sonuçlanan Sabbah, önce cemali tarafından hapse atılır akabinde de Kahire'den sürgün edilir. 1081 yılında tekrar Isfahan'a gelen hasan burada, 9 yıl boyunca sürecek olan ve kendi tabiriyle Bâtınîlik - İsmaililik'in bir sentezi olan ideolojisinin tebliğine başlar.

1090 yılına gelindiğinde Sabbah bütün hazırlıklarını tamamlamıştır. Artık ihtiyacı olan tek şey faaliyetlerini organize şekilde yürütebileceği bir merkezdir. Uzun yıllar boyunca yaptığı seyahatlerin ve çalışmaların bir sonucu olarak Hasan, hem coğrafi konumu ve yapısı itibariyle mükemmel bir hüviyete sahip olan hem de yaratacağı personanın temel direklerinden biri olabileceğini öngördüğü Alamut Kalesi'nde karar kılar ve kale, kısa süren bir müzakere sürecinin akabinde üç bin altın dinar karşılığında (kan dökmeden) kalenin komutanı ve aynı zamanda bir selçuklu subayı olan "muzaffer reis"ten teslim alınır.

34 yıl boyunca Alamut'tan çıkmak şöyle dursun, kalenin kulelerinden birinde kendisi için özel olarak hazırlattığı bölümden dahi ayrılmayan Sabbah buradan, kimilerine göre insanlık tarihinin gördüğü en dehşetengiz faaliyetleri planlamış ve idare etmiştir. Sabbah'ın organize ettiği suikastlerde okul arkadaşı Nizamülmülk ve Selçuklu sultanı Melikşah da dahil olmak üzere pek çok devlet adamı ve önemli şahsiyet hayatını kaybetti.

İlgili Haberler