Çetin Altan ve oğulları ünlü olma manyağıdır...

Çetin Altan ve oğulları ünlü olma manyağıdır...
Çetin Altan ve oğulları ünlü olma manyağıdır...

Gezmediği ülke, girmediği devlet arşivi kalmamış. Gazetecilikten tarihçiliğe, Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nden Bülent Ecevit’in özel “Dış İlişkiler” danışmanlığına dolu dolu bir yaşam... Ha bu arada bir Başbakan çocuğu; babası Sadullah Bey Libya’nın eski ‘Türk Başbakan’ı! Böyle bir girişten sonra, “Ve o şimdi Darıca Huzurevi’nde” dersem, trajik bir hayat hikayesi okuyacağınızı zannedebilirsiniz; ama değil, hem de hiç değil!..
Evi balta girmemiş kitap ormanına dönünce, içinde kaybolmaktansa denize nazır Darıca Huzurevi’ne kaçmakta bulmuş çareyi Orhan Koloğlu. 300 çuval arşiv iki katlı evinin merdivenleri kapatmaya başlayınca; e kitap bu, herşeyden kıymetli, temizlikçi de sokamıyormuş eve, pes etmiş, ömür adadığı çalışmalarını; toplanan kitaplar, belgeler, dosyalar ne varsa hepsini üniversitelere bağışlamış.

Tüccar patronun değişimi
Ziyaret ettiğimiz kişi bir tarihçi olunca haliyle en çok tarih konuştuk Koloğlu’ya, hepsini aktarmaya kalkarsak sadece bu söyleşiden bir kitap çıkar herhalde. Onun için size daha çok “medya”yla, “medyada öne çıkan konular”la paralel giden tarih yapraklarını taşımaya çalışacağız. 1947’den bu yana basının  içinde olan birinin bu konuda da söyleyecek sözü de az değil ki...
“Anlayış değişikliği”ni izah için çarpıcı bir örnek vererek başlıyor söze.
Yeni Sabah’ta çalıştığı dönemler. “Patron” ticaretten gelme Safa Kılıçlıoğlu. “Adam gazeteci olmak için ticareti bıraktı. Yanına danışman olarak Şükrü Baban gibi bir ordinaryüs profesörü aldı. Mantığa dikkat edin; tüccar, gazete alıp ticareti bırakıyor. Şimdi adam ticarette yer etmek için gazete alıyor” diye özetliyor nereden nereye gelindiğini.
Hainler değil saçmalayanlar
Kolay kolay “hain” sözünü ağzına almıyor Orhan Koloğlu. Daha çok “saçmalıyorlar” demeyi tercih ediyor. Saçmalama ailecek olunca katmerleniyor ve daha çok göze çarpıyor olmalı, laf önce “Altanlar”a geliyor.
“Hiçbirşeyi bilmeyen adamlar” diye ekliyor. Ona böyle söyleten Mehmet Altan’ın meşhur “II. Cumhuriyet” tezini sahiplenmiş olması:“Bu iş 1950 yılında  Demokrat Parti milletvekili, daha sonra Ulaştırma ve Milli Savunma Bakanı da olacak olan Seyfi Kurtbek’in makalesiyle başlar. Seçimden tam 1 ay önce, 15 Nisan 1950’de Zafer gazetesinin ”Mes’eleler“ sütununda ”2’nci Cümhuriyet“ başlığı altında bir makalesi yayımlanır Kurtbek’in. Menderes daha sonraki  ”devri sabık yaratmayacağız“ ifadesiyle bu fikir reddedilmiş olsa da, o gün şöyle yazar Kurtbek: ”Gelecek nesiller yazık edilen 26 yılın hesabını soracaktır. İkinci Cumhuriyet kurulacak ve bu tarihi şeref  Demokrat Partinin nasibi olacaktır“.
Hatta seçimlerden sonra ”II. Cumhuriyet’i kurmadığı“ gerekçesiyle yoğun bir eleştiriye de maruz kalır Demokrat Parti. Demokrasi gazetesi, 5 Şubat 1955’te şunu der mesela: ”Demokrat iktidar, 2. Cumhuriyet’i kurmak vazifesindedir. DP’nin iktidara gelince yapacağı iş Teşkilatı Esasiye Kanunu’nu değiştirmek olacaktı. İçinde hala Altı Ok’un esasları yaşayan bugünkü anayasa gelişen devletin ihtiyacını hiçbir zaman karşılayamaz.”
Nasıl? Bugünkü Anayasa Değişikliği tartışmalarıyla pek benzer değil mi kullanılan ifadeler.
Koloğlu arşivlerde bütün bu bilgiler ayan beyan ortadayken, Mehmet Altan gibi “koskoca profesör”ün kalkıp da “II. Cumhuriyet fikrini 1990’da ben icad ettim” demesini tek kelimeyle tanımlıyor: “Cehalet!”

Kullanıyorlar
Hem Mehmet Altan’ın tavrı hemde Ahmet Altan’ın “Baktıkça aklım başımdan gidiyor”diyerek tepki gösterdiği Taraf’ında yaptıklarını “Çetin Altan’ın oğlu” olmaya bağlıyor Koloğlu: “Çetin Altan Galatasaray’dan arkadaşımız. Biraderle aynı sınıftaydı. Akşam’da senelerce beraber de çalıştık. Basınköy’de komşumuzdu. O kadar iç içeyiz yani... Sosyalizm işlerine filan girdi. Doğan’la(Koloğlu) beraber hapse düştüler. Doğan 17 seneye mahkum edildi. Çetin Özal’a gitti özür diledi affedildi. Doğan içeride kaldı. Sonra da Çetin tam tersine dönen bir adam oldu. Çetin’in en belirgin özelliği; ünlü olma manyağıdır. Onun için, solculukta en yukarıya gitti herkesi geçti. Ondan sonra da öbür tarafa gitti. Oğulları da ona çok benziyor. Psikolojik bir şey. Baba öyle bir yere geldi ki. Çocuklara da herkes o gözle bakıyor. Onlar da, bu duruma uygun davrandı. Yazıp çiziyorlar; ama hiçbir şey yapacak güçleri de yok. Sadece son derece güzel kullanılıyorlar.”
Özellikle “darbe” senaryolarıyla ilgili olarak da bir teşhisi var Mehmet Altan’a dair. Sanırız bunu duymak Altan’ı da mutlu eder: “Türkiyeye yönelik ABD politikasını bu kadar isabetle ve benimseyerek yazan birisi hiç şüphesiz zor bulunur!”

Fransa ile beş-beş berabere(!)
Mehmet Altan, OrhanKoloğlu’nun, yarı şaka, yarı ciddi ifadesiyle “mafya babalarının manşete çıkarak ünlü olmaya çalıştıkları bir dönemde ’babalaşmak’ hevesiyle”, II. Cumhuriyet tartışmasını yeniden ısıtmaya kalkıştığında, ona en büyük tepkiyi gösterenlerden biri Uğur Mumcu olmuştu.
Koloğlu, “Numaracı Cumhuriyetçiler” kitabında, Mumcu’nun, 28 Temmuz 1982’de Cumhuriyet’te yayımlanan yazısından şu bölümleri de hatırlatıyor okuruna:
“Son günlerde basında 2. Cumhuriyet kurmak isteyenler çoğaldı. Kendilerini kutlamamak elde değil. Bu yaşta bu başarı gerçekten göz kamaştırıcıdır. Bu ’İkinci Cumhuriyet’ kavramı 1960 seçimlerinden ve 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra da ortaya atılmış, ama hiç önemi yok. Yasayı bilmemek özür sayılmaz; eğer yazar çizerliğe soyunmuşsanız, yakın tarihi bilmemek de öyle. Ne yapalım liberal döneme adımımızı attık, beylerimizin tarih konusundaki bilgisizliklerini de hoş görmek gerekir. Sayı vermek yararlıdır. Örneğin 1950, İkinci Cumhuriyet olsun; 27 Mayıs 1960 Üçüncü Cumhuriyet; 12 Mart 1970 sonrası Dördüncü Cumhuriyet ve 12 Eylül 1980 sonrası da Beşinci Cumhuriyet.
Niçin olmasın?
Fransada Beşinci Cumhuriyet yok mu? Böylece Fransa ile Cumhuriyet kupasında beş-beş berabere kalmış oluruz kötü mü?”

İttihatçıların ne günahı var; Osmanlı zaten batıyordu
“Dünyada batmamış imparatorluk var mı” diyerek giriyor konuya.
Konu; yeni baştan yazılmasına çalışılan tarihe, kimilerinin “bütün kötülüklerin anası” olarak kaydetmek istediği “İttihatçılar!”

‘Gavur’ yaptık adamları
Önce “Osmanlı hala yaşıyor” diyenlere bir çift sözü var Orhan Koloğlu’nun:
“Böyle hıyarlık olmaz.”
Bu tespiti yapanın (yahut teşhisi koyanın mı demeli bilemedim), örneğin Abdülhamit meselesine “Ne Kızıl Sultan, ne Ulu Hakan” diyerek, kişileri de, olayları da kendi çağlarının içinde ve sadece belgeleri esas alarak yorumlayan bir ‘tarihçi’ olduğunu hatırlatalım; öyle işine gelmeyenin kestirmeden “Osmanlı düşmanı” diye yaftalayıp işin içinden çıkabileceği bir referans değil Koloğlu...
“Osmanlı’yı küçümsemem. Dünya tarihinde önemli bir yeri var, İslam dünyasının en uzun ömürlü devleti.  Araplar’da yok; ‘devlet-i ebed müddet’ anlayışı bizde var. Düşünün ki, 1918’de devlet batarken biz hala ‘devlet-i ebed müddet’ diyorduk...”  diyor. Osmanlı’nın cemaatleri kaynaştırabilme özelliğine övgüler düzüyor. Ama İttihatçılar’ın “siyasi figürler” olarak ortaya çıktığı dönemin özelliğini de hatırlatmadan geçemiyor:
“Avusturya arşivlerinde, İttihatçılar’ın daha Balkanlar’da bulundukları dönemde Avrupa’ya gönderdikleri bildirileri inceledim. “Osmanlı bütünlüğü”nden yanalar. Ama aynı Osmanlı’nın içinden 24 ayrı devlet çıktı. Artık şunu anlamak lazım, Osmanlı’yı İttihatçılar batırmış değildir. Osmanlı zaten batıyordu. 1913’te, “bütünlük” kavgası verdikleri Balkanlar’ı da kaybedince Türklüklerine sarıldı İttihatçılar. Başka çareleri de yoktu. 1899-1900 yılında Kahire’de basılmış bir broşür var; ‘İmammet ve Hilafet Risalesi’. 48 sayfalık bir şey. Konusu ‘Meşveret dediğin Cumhuriyet’tir. 35 sayfası peygamber dönemindeki meşvereti anlatıyor. Bakın bunu İttihatçılar yapıyor. Biz de bu İttihatçılar’ı ‘gavur’ yapıyoruz. Ne ilgisi var?”
Şu sıralar bütün dikkatini “Efkar-ı Umumiye” üzerine yoğunlaştıran Koloğlu, “Osmanlı’da kamuoyu” araştırmaları sırasında ulaştığı yayınlarda, 1919 yılında “batış”ın zaten resmen ilan edildiğini anlatıyor:
“Kendileri açık açık söylüyorlar. İstiklal Savaşı sırasında Yunanlılar Anadolu’da dolaşırken bizimkilere attıkları bildiriler dahi toplumun ne kadar bitmiş olduğunu gösteriyor zaten...”

Adem-i merkeziyetle mücadele
İttihatçılar’a saldıranlara, Paris’te oturup Osmanlı’ya “Adem-i Merkeziyet” teorileri yazan, Prens Sabahattin’i hatırlatıyor ve şöyle diyor: “Avrupa sanayi ticaretle kazandığına göre biz de serbest piyasayı kurarmışız. Kapitülasyonlar varken serbest piyasa nasıl kurulur daha onun farkında değil. Zaten Rum’u Ermeni’si ayrılmaya çalışıyor. Bu da kalkmış Adem-i Merkeziyet diyor. İttihatçılar da bununla mücadele edince gavur oluyor.”

YARIN: Şeyh Said ve İngiliz parası

---------------------------------------------------------------------------------------

Yasal Uyarı:
Yayınlanan dizi-röportaj yazısı/haberin tüm hakları Yeniçağ Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş'ye aittir. Kaynak gösterilse dahi dizi-röportaj yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan dizi-röportaj yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın

  • Yorumlar 0
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.