Türkiye'nin arızaları

A+A-
Ahmet GÜRSOY

Farkında mısınız? Türkiye, belirli aralıklarla döngüsel olarak krize giriyor. İşin garip tarafı bu krizler adeta ülkenin kaderiymiş gibi algılanıyor. Sanki normal olan bir durumla karşı karşıyaymışız da sonra bunu çözüyormuşuz gibi.

Hâlbuki durum öyle değil. Ortada ap açık bir arzalar dizisi var.

Nasıl bir arıza?

Yönetememe, arızası.

Dünyanın pek çok ülkesinde ekonomik kriz oluyor. Ancak krize giren ülkeler bunu çözdükten sonra tekrarı olmasın diye, bundan bir ders çıkarıyor. Krize giren ülkede iktidarlar değişse bile, alınan ders devletin hafızasında duruyor. Yeni gelenler, bu dersi hatırlıyor ve yeni bir krizle karşılaşmamak için önlem alıyor.

Bizde öyle değil.

12 Eylül 1980'den önce "70 sente muhtacız" diyorduk değil mi?

Gene aynı durumdayız.

Ecevit hükümeti döneminde krize girdik..

Çiller döneminde de girdik.

Onlardan önce de krize girmiştik..

Ne oldu?

Döndük dolaştık gene aynı noktaya geldik. Şimdi ne diyor yöneticilerimiz: "Acı reçete de olsa gereğini yapacağız."

Doğru vallahi..

Eğer ciddi ciddi sonuç alınacaksa başka çare yok. Ancak bir sorun var: Bu acı reçeteyi kime yazacaksınız?

Hem ihale verip ve hem de vergi borçlarını yok saydıklarınıza mı, yoksa işçi, köylü, memur, emekli gibi geniş halk kitlelerine mi?

İkincisine yazacaklar. Eğer yazarlarsa? Çünkü bu da beraberinde risk taşıyor.

Ne gibi?

Seçmen kaybı gibi.

Geniş halk kitlelerine "acı reçete yazmak" çok kolay değil. Eğer seçime kadar ekonomik sonuçlarını herkesin hissedebileceği kadar olumlu hale getirebilirlerse siyasal getirisi olabilir. Dolayısı ile "acı reçete" verilmesi gereken bir karar ama ucunun nereye varacağı doğru yönetilmesine bağlı.

Türkiye'nin ikinci büyük ve önemli kronik hastalığı (sorunu) şudur: İktidara gelmek isteyen tüm siyasi grup ve partiler, geldiklerinde kendilerine uygun bir rejim kurma hastalığına tutulmuş durumda.

Kimileri, ben gelirsem sosyalizmi kurarım diyor.

Kimileri Atatürkçü rejimi yıkar yerine kendi İslamcı rejimimi kurarım diyor.

Bir başkası, tam liberal düzen ancak benimle  kurulur diyor.

Bu durumda kimse var olana (parlamenter sisteme) razı değil. Eğer öyle olsaydı MHP ve AKP çıkıp, Partili Cumhurbaşkanlığı diye, siyaset bilimine aykırı böyle bir sistem kurar mıydı?

Batıya bakın.

Gelişmiş demokrasilere.

Onlarda yerleşik bir siyasal düzen var. Zaman içinde kuralları yerli yerine oturmuş. Her kim iktidara gelirse kurulu düzenin hükümeti olduğunun bilinciyle ülkesini yönetiyor.

Kısacası demem o ki, siyasal kriz ve yarattığı düzen karmaşasıyla, ekonomik kriz arasında bir ilişki var. Siyasal otoritenin bütün yükünü ve aynı zamanda gücünü tek kişiye verdiniz mi, otomatik olarak yönetim krizinin ateşini de yaktınız demektir. Çünkü içinde bulunduğumuz çağda en zeki, en kapasiteli, en yeteneklerle donatılmış kişiyi bulup getirip devletin tepesine oturtsanız ve bütün yetkileri kendisine verseniz bile altından kalkması mümkün değil.

Neden?

Çünkü her bir iş başlı başına uzmanlık gerektiriyor.

Ekonomiden anlayacaksınız, sağlıktan anlayacaksınız, eğitimden anlayacaksınız, dış politika stratejilerini aklınızda tutup bunu çözümlemeye zaman ayıracaksınız derken, ya ipin ucunu danışmanlarınıza bırakırsınız (bu durumda siz değil danışmanlarınız yönetmiş olur), yahut kimin ne yaptığını dinleyecek zamanınız bile olmadığından suyu akışına terk edersiniz, o da gidip her şeyi yıkar.

Sonuç, yönetilemez bir ülke ve dağ gibi sorunlarla karşı karşıya gelirsiniz.

Peki çözüm nedir?

Çözüm, gelişmiş ülkelerin yaptığını yapmaktır.

  • Yorumlar 6
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yazarın Diğer Yazıları